Ege patlıcanı diye bir şey yok maalesef...
3.10.10
2.10.10
Şahsi Şov Yeni Sezon
25.9.10
"event"lere yan basmayalım!
3.9.10
Arananlar Best of Summer 2010
Eskiden bunlara yorum yazıyordum ama nafileymiş şimdi anlıyorum… daha komik olmaya çalışmanın alemi yok. Egekayacan.com'a ulaşmak için google'a yazabileceklerinizden bazıları:
TOP 10
dediki naber dedi
boyun beyin mr sonuclari normal dedim ama
bilek çorap giyen erkekler
KUKUMANJERO
örnekli patlıcan böreği
ege kayacan olmak istediğim kişi
esrar içine ne yedirirsen yeniden gelir
uykudayken attırılan imza geçerlimi
batıl inançlar osurmak
nejatin pipisinin son durumu
SMASH HIT
japonca allah meşgul ben yardımcı olayım yazmak
1.9.10
Lost Finali (gecikmiş veda)
Lost'un finaliyle ilgili söylemem gereken ilk şey : hikayenin henüz bitmemiş olduğu… Disney hikayenin etinden, sütünden ve şu an için kestiremediğimiz her yerinden yararlanacak! Sindirella'nın iki ayrı filmi daha var, oradan hesabını yapın! Birinde galiba ayakkabı vuruyor falan…Ortaya güzel şeyler çıkarsa ne mutlu bize. Olmadı "Bozdular abi, ilk sezon güzeldi…" türevi cümlelerimiz hazır zaten.
Gelelim yarı finale…
Önce şunu yazalım: Hala finali izlememiş olanlar varmış… Bu yazı bu kadar erteledikleri keyiflerini kaçırmasın. İzleyip okusunlar.
Sonra finale gelelim…
Daha sezon başlamadan, hatta ortada en ufak bir ipucu bile yokken Jack'in akıbetini bilen bir adam olarak yeterince hava atmadım… (http://www.egekayacan.com/2009/12/hangisi-olecek.html) Onun havasını bir atayım önce! Nereden bildim? Seyirci içgüdüsü… Sezon başladığında meselenin Jack ve Locke arasında çözüleceği belli olunca son mücadelenin yüksek bir yerlerde gerçekleşeceğini de yazasım gelmişti. Ama adada öyle uçurum gibi bir yer yok diyerek vazgeçmiştim. Varmış… "Yüksek yerlerde büyük olaylar olur…" diyen hollywood kanunu'na uyuldu…
İyi de ne oldu?
Sorular cevapsız kaldı diyenlere kısmen katılıyorum… Cevap olarak beklenen şeylerin ne olduğu konusunda ayrılıyoruz herhalde… Kutup ayılarının olayı neydi? Cevap belli bu hayvanlar manyetik alanlarda yaşadıkları için bu ortamda gözleniyorlar falan. Ama işte bir cümlelik açıklamalar ne kadar net olursa olsun bir hikaye kadar etkili olmuyor. Tatlı bir dharma hikâyesinin içine yedirilebilirdi, mest olup izlerdik. Bunun gibi bir dünya malzeme vardı, bir sezon daha giderdi… Hoşnutsuzluk buradan kaynaklanıyor.
Hayatının en önemli deneyimini bu diziyle yaşamak isteyenler hayal kırıklığına uğramış olabilirler… Haklılar, ama bu kafayla daha çoook hayal kırıklığı yaşarlar. Adam gibi bir final bekleyenlerin hoşnutsuzluğu da haklı sebeplere dayanıyor. "Adada işler karışınca bir kapatıp açmak lazım… Orada bir daş var, onu kaldır… Sonra yerine koy!" şeklinde özetlenecek bir son kesmedi kimseyi. Neden böyle oldu peki? Malzemeyi bitirmemek için… Adanın sırrından ayrı film çıkar, adaya sonradan geleceklerden ayrı dizi çıkar… Kızgın seyirciler en başta suyunun suyu diyerek burun kıvırsa da yine seyredilir. Neler neler seyrettik bugüne kadar…
Son sideways hadisesinin bağlandığı yer de asaplarını bozmuş insanların… Ben duruma biraz duygusal yaklaştığım için beğendim açıkçası. Hayatımdaki önemli insanlar kim acaba diye düşünme fırsatım oldu. Kuru kuru sorulmuş bir soru, ya da aynı temayı işleyen bir film aynı etkiyi yaratmazdı. Şart mıydı, değildi tabii! Bir taraftan da Charlie öldükten sonra mutlu sona en yakın şey bu olacaktı… Söz konusu diziler olunca ne seyrettiğin değil, kimlerle nasıl seyrettiğin, ekran başında ya da sonrasında olayları değerlendirirken neler yaşadığın da önemli… (mesela ben düzenli downloadlarımla kayınpederin gözüne girdim.)
Bu kadar yıl boşuna izlemişiz diyenler haklı. Neyse ki artık bahaneleri kalmadı; Mars'ta yerleşik yaşam üzerine bilimsel çalışmalarına kaldıkları yerden devam edebilirler.
Şimdi biraz önümüze bakalım…
Benim lost'tan bundan sonraki beklentim geriye dönük bir hikâyeyle karşımıza çıkmaması… "Bu daşı bura koyalım…" diye biten bir şey izlersem gerçekten ağzımı bozacağım… Sonradan ne olacak onu izleyelim. Gemimi gelir, yine uçak mı düşer bilemem… Ben hikâyenin gidişine bakarım. Başını arada inceden anlatsınlar bize.
Film olmasın yalnız, çabuk bitiyor…
4.8.10
Gitar Alacaklara Tavsiyeler
Yeni bir gitar alayım, dedim. Haziran başıydı… Konu geçenlerde kapandı… Gitarcılarda kedi gibi dolaştım, online müzik mağazalarını ezberledim, okumadığım forum kalmadı bir ara çakma çin gitarlarına (replica diyorlar kibarca) bile meylettim. Sonunda aradığımı buldum…
Daha aramaya devam ederdim de… Büyük bir aydınlanma yaşadım! Bir anda her şey berraklaştı… Ben yandım başkaları yanmasın diye yazıyorum bunları…
- Önce gitarın tipine bak! Sesi falan ne yapacaksın? Hangi gitarcıya özeniyorsan onun gitarına benzeyeni bulacaksın… Kimi dinlerken/izlerken içinde bu heves uyandıysa onunkine benzeyen bir model bulacaksın. Bu iş havaya girme meselesi! Sen Jimmy Page gibi çalmaya başladığın zaman Gibson zaten kapına gelir; bizim gitarlardan çalsana, der…
- Arızası olmayanı bulmaya çalış! Cızırdamasın, ötmesin… Adamın asabını bozmasın… Burada biraz şans da devreye giriyor. Ağaç sonuçta… Oynar. Bir de üreten Çinli arkadaşların o günkü ruh hali önemli… Ucuz ağaç ve yavan işçilik gitar ve keser sapının ortak özellikleridir. Yaygın markalar, güvenilir dükkanlar gitar sorunlu çıksa da en azından çözümünde yardımcı olacaktır…
- Klavye rahat olsun… "Les Paul'lerin klavyesi biraz kalın oluyor, ama ben Slash'e özeniyorum… Ne yapacağız?" diyorsan yapacağın şey belli… Les Paul alacaksın…
- Tonları o kadar da büyük mesele değil… Dükkânda denediğin gitarın sesi hoşuna gidiyorsa tamamdır. Yalnız eve gidince aynı sesi alamayacaksın. Dükkândan çıkarken gitarları değiştirmiştir adiler, diye düşünme… Cillop gibi lambalı ampliyle evdeki ucuzu aynı sesi vermeyecek!
- Ağacıydı, boyasıydı falan… Lütfen… Zaten efektlerden sonra o nüansları ayırt etmek herkesin harcı değil… (Herhangi birinin de şıp diye "Hmm, bu bariz nitro finish!" diyebileceğini zannetmiyorum. Ama sohbet konusu işte gitar hastaları arasında)
- Ampliyi dert etme… En süperini alsan da sesini açamayacaksın zaten evde… Sahneye çıkıyorsan bilemem. Al güzel bir processor, tak kulaklığını bağırt istediğin kadar. Bu noktada da dijital-analog ikilemi var. Yalnız bu konuda kestirip atamayacağım, analog gerçekten fark ettiriyor kendini… Ama düşük bütçeyle efekt zenginliği yakalamanın yolu dijitalde…
- Marka… Çok önemli… Gibson 25.000 dolara gitar satabiliyor bu sayede! İşçilik mişçilik, malzeme diyorlar… Lütiyelere çalışmaları sırasında devamlı masaj yapılsa da, öğle yemeklerinde her öğün İskender söyleseler de öyle bir maliyete ulaşmak mümkün değil… Ama işte bir gitarın üstünde Gibson / Fender / … (Özenilen diğer markalar) yazması çalanı büyüleyen bir şey… Eline aldığın zaman duygulanıyorsun, resimlerine bakmak bile bir zevk! Durduğu yerde bile sanat eseri… Diğer yandan bu markalar sadece gitar hastalarını (müzik hastası değil, dikkat!) böyle heyecanlandırıyor. (Onlara da bir şey beğendiremezsin zaten… Sen Gibson aldım, milleti kıskançlıktan çatlatacağım derken adam gelir… "Hıh… Studio bu…" der, hevesini kursağında bırakır.) Öte yandan yapılan araştırmalara göre ülkemizde genç kızların büyük bir bölümü tarafından bütün elektro gitarlar "bas gitar" olarak adlandırılıyor. Barda gitar çalıp kız tavlayacağım diyenler bütçelerinde başka şeylere yer ayırabilirler (mesela deodorant!) Müzik dinleyenler markalarla ilgilenmiyor…
- Bırak meraklıları ağaçları, manyetikleri, boyaları tartışsınlar… Japonya'da teknolojik üretimle, Amerika'daki geleneksel üretimi tartışsınlar… Onlar hangi markanın hangi parçaları orijinal Amerikan, Kore'de mi Çin'de mi birleştiriliyor diye fikir alışverişindeyken sen bir köşede gitarını kurcalarsan gerçek rakenrola adım adım ilerlersin…
"Appetite for Destruction" kayıtları sırasında Slash orijinal Gibson kullanmıyordu… Ama "Sweet Child of Mine" riffleri içimizi eritiyor... (Seymour Duncan manyetikleri abiii, demeyin lütfen…). Eric Clapton'ın elinde de bütün gitarlar macun kıvamına geliyordur eminim… Steve Vai'de o sesleri gitarla değil, parmaklarıyla çıkarıyor. At sahibine göre kişniyor… (Arap atı mı? İngiliz atı mı? Arap görünümlü sütçü beygiri mi?)Sen güzel çal en güzel gitarlar öyle ya da böyle seni bulur… Sonra bakarsın yine eline dandik bir gitar almışsın, hepsini bir tarafa atmışsın…
Şahane gitar resimleriyle süslemek isterdim bu yazıyı, pornografiye girecek diye korktum…
3.8.10
Modern Sabahlar Devam Ediyor
Bu yazıda iki yerde geçen ibne kelimesi belli bir rahatsızlık yaratmış bazı okuyucularda… Rahatsızlığın ortaya çıkmasında benim de yazarken rahatsızlık duymamın ve parantez içinde belirtmemin payı olduğuna inanıyorum. Rahatsızlığı ortadan kaldırmanın yolu kelimelerin yerine başka bir şey koymak olabilirdi… Ama özür dileyip, neden özür dilemem gerektiğini de yazmanın daha faydalı olacağını düşündüm. İlk etapta benim gibi “Yahu ben ibne derken eşcinselliği kastetmiyorum ki ne alakası var…” diyenlerin de fikrini değiştirebilir.
Politik doğruculuk, empati yapmak, fikirlere saygılı olmak adına her konuda aşırı hassasiyet göstermenin dünyamızı giderek sıkıcı bir hale getireceğini düşünüyordum… (Bir noktaya kadar hala bu fikrimin arkasındayım. Şiddet ve hakaret içermedikten sonra her şey söylenebilmeli… Ama işte alınganlığın dereceleri, hakaret ve dalga geçme arasındaki kişilere göre değişen sınır… Neyse…) İbne kelimesine de gereksiz bir hassasiyetle yaklaşıldığını düşünüyordum…
Ama Louie’yi izlerken fikrim değişti… Zaten ne varsa komedyenlerde var. Louie memleketimizde pek popüler olmayan yeni bir komedyen dizisi… Bir bölümünde komedyen arkadaşlar bir masada toplanmış poker oynuyorlar. Konu eşcinselliğe geliyor, faggot kelimesi üzerinde duruluyor.
Louie eşcinsel arkadaşına soruyor:
“-Do you think I shouldn't be using that word onstage?
- I think you should use whatever word you want. When you use it onstage, I can see it's funny and I don't care. But are you interested to know what it might mean to gay men?
- Yeah, I am interested.
- Well, the word "faggot" really means a bundle of sticks used for kindling in a fire. Now, in the Middle Ages, when they used to burn people they thought were witches, they used to burn homosexuals, too. And they used to burn the witches at a stake, but they thought the homosexuals were too low and disgusting to be given a stake to be burned on, so they used to just throw them in with the kindling, with the other "faggots."
…(burada espriler şakalar, sonra adam devam ediyor)…
You might want to know that every gay man in America has probably had that word shouted at them when they're being beaten up, sometimes many times, sometimes by a lot of people all at once. So when you say it, it kind of brings that all back up. But, you know, by all means, use it, get your laughs, but, you know, now you know what it means.”
Şöyle bir şey…
-Sence sahnede o kelimeyi kullanmamalı mıyım?
- Bence sahnede istediğin kelimeyi kullanmalısın… (Özet geçiyorum)… Her eşcinsel hayatının bir döneminde insanların saldırısına uğradığında, dövülürken bu kelimeyi defalarca duymuştur… Sonuçta sen bu kelimeyi söylediğinde o anları yeniden yaşatmış oluyorsun… Sen yine esprilerini yap, kahkahaları topla… Ama eşcinsellerin ne hissediyor olacağını bil!
Şimdi burada İngilizce “faggot”la Türkçedeki “ibne”nin aynı şey olmadığını anlatmaya çalışmanın alemi yok…
Ortada hiç amaçlanmayan bir rahatsızlık varsa, özür dilenmesi gerekiyor…
Bir özür de yazının orjinalinde kelimelere dokunmadığım için… Ama olup biten şeyin daha net anlaşılması için öyle kalması gerekiyor bence.
24.7.10
22.7.10
19.7.10
16.7.10
Kemirtiler
15.7.10
Boynu Bükük Bir Blog
24.5.10
Lost Final Bölümü'ne yarım saat kala...
22.5.10
“It only ends once…” yani “Bu sevda bitmez…”
Olayın bitmeyeceği belli… Çizgi roman beklentisi çok yüksek, bir film şart, internette falan bir dünya olabilir, olsun zaten hepsi, ama altı sezondur izlediğimiz bu hikaye bitsin. Yeni karakterler, bambaşka zaman dilimleri falan fıstık zaten çok iyi becerdikleri şeyler yapımcıların. Arada bizimkilere selam gönderilir, hoşluklar yapılır… Ama o kadar.
Hikayenin bitişiyle ilgili bazı şeyler geldi aklıma… Onları yazayım finalden önce. Tutturursam havasını atarım, tutturamazsam kıvırırım…
--- İspolyer---
Baştan söyleyeyim, yazacaklarım dizideki ipuçlarından yola çıkarak ulaştığım şeyler değil pek. Hayatını televizyon karşısında geçiren tecrübeli bir izleyicinin beklentileri.
Daha önce de yazdım… Hala beklentim o yönde. Biri ölecek! Kwonlar, Sayid falan değil. Sayın Shephard, sayın Sawyer ya da Sayın Austen ölmeli… Büyük finale bu yakışır. Son bölümde (daha önce aday olmayacağını açıklamasına rağmen) Jacob'ın yerini almaya atlayan Jack, öleceğini haber vermiş oldu bana göre…
Gerçi temkinli olmak lazım. Ters köşeye yatma beklentisiyle ekran karşısına geçenleri hiç ummadıkları daha ters bir köşeye yatıran bir diziden bahsediyoruz. "Velev ki go back Kate!" şaşkınlığını hala atamadım üstümden ama Jack konusunda beklentilerim güçlü…
Dahası Jack'in nasıl öleceği de oturdu kafamda… Bu Jack black smoke olacak aga! Aha buraya yazıyorum… Final bizi Jack ve Locke kapışmasına götürüyor. Eh, bu John Locke'ı dumana dönüştüğünde durdurmanın da imkanı yok. Jack de fedakar çocuk, malum. "O zaman ben kendimi yakarım, dumanımla da black smoke'u ortadan kaldırırım" diyecek gibi geliyor. Tabii adada black smoke kadrosu var mı, bilmiyorum.
Zamanında matrix de, hala tam anlayamadığım, buna benzer bir şekilde bitmişti… Zıtlar birbirlerini yaşatıyorlardı. Birbirlerini yok etmeleri aslında bu yüzden yasak oluyor, falan.
Jack böyle havalı bir şekilde kendini feda edince de adayı beklemek Kate'e kalacak… Sawyer adadan gider. Hurley zaten beceremez… Kate de Aaron'ın Claire'le beraber olacağını düşünür, içini rahatlatıp adada mesaisine başlar.
Bu arada gereksiz herkes öldü… Benjamin (Bu adama bünyamin denilmesi yavan ama çok komik) kardeş ne bok yemeye çalışıyor, hiç anlamadım. Kendi kafasına göre bir şeyler peşinde sanki, blacksmoke'un ne mal olduğuna uyanmış gibiydi. Pilot ne oldu bilmiyoruz. Kalanlar dünyaya nasıl dönecekler, bilemiyorum. Bu arada dünya demişken…
Bu ada dünyada olmayabilir… Zaman zaman açılan geçitlerden geçilen bir yer olabilir. Finalde bu da çıkabilir karşımıza. Bu durum ileride lotsa dayalı yeni hikayeler için çok elverişli bir ortam yaratır.
Jack'in karısı Juliet çıkacak diyorlar… Bence Shannon. Neden diyeceksiniz? Daha büyük bir sürpriz olur çünkü.
Bir de sideways olayı var…
Sideways denen alternatif gelecek bombanın patlaması (1977) ve uçağın düşmemesiyle (2004) şekillenmiş bir gidişat değil. Uçağa binmeden de dünya kadar şey değişmiş. 77'den önce bir şeyler olmuş sanki… Artık ne olduysa bunu bir tek Desmond biliyor. Ve bir şekilde milleti duruma uyandırmaya çalışıyor… Ne olacak hiç bilmiyorum… Hayırlısı diyoruz, işin başında Desmond olduğu için içim rahat.
Şunu da ekleyelim: Walt (şu anda 1.82 olmuş boyu) yerine Webster gibi bir adam bulsalardı hikayenin bütün gidişatı değişebilirdi…
Pazartesi ak smoke kara smoke belli olacak…
Sonra ne seyredeceğiz biz?
17.5.10
Micro Blogging
Bu sayfanın atıl hale gelmesinin tek sorumlusu olarak twitter'ı göstermek tembelliğime mazeret bulmak gibi olacak! O yüzden açıklıyorum tek sorumlusu twitter!
Değinmek istediğim konular hakkında iki cümleden fazla yazacak şey yokmuş onu fark ettim. Mesela "Dün ıspanak yediğim için bugün çok güzel bıraktım…" yazmak yeterli oluyor twitter'da. Ama buraya biraz daha kapsamlı yazmak gerekiyor.
Bir kere konuya kabızlıkla girmek lazım… "Böyle bir dünyaya kak yapmak istemiyorum…" diyen adamın ruh halini değerlendirdikten sonra kabızlığa giden yolu açıklamak gerekiyor. Tek yönlü beslenme falan…
Sonra sebzelerin sıkıcılığıyla etin coşkusu karşılaştırılacak… İnsanoğlunun en büyük icadı kıyma hakkında atıp tutulacak. "Ben ete istediğim şekli verebilir miyim acaba?" diyerek çalışmalara koyulan ve uygarlığın harcı olan kıymayı bulma yolunda ilk adımı atan adama saygılar sunulacak… Köfteye konulan soğan ve maydanoz vücudun sebze ihtiyacını karşılıyor olabilir, gibi acıklı bir teori ortaya atılacak… Falan filan…
Daha kaka kısmına gelmedim, dikkat ederseniz…
Twitter'ın acıklı tarafı insanların kakalarını nasıl yaptıklarını yazmaları değil… Esas mesele, bunu yazan adamı takip edenlerin "Ben de bir kere şöyle şöyle iki parça bıraktım…" ya da "Blok mu çıktı, kırıldı mı?" diye yorumlar yazması.
Facebook'la başladı bu iş… Hepimiz şöhretlere özeniyorduk; hayatımızın ayrıntıları takip edilsin istiyorduk; Facebook bize bunu verdi. "Özel hayatımla değil, yaptıklarımla anılmak istiyorum…" diyenleri de gördük. Domateslerini suluyorlar…
Yanlış da anlaşılmasın durumdan hiç şikâyetçi değilim, bilakis hastasıyım… Gazetelerin, televizyonların ve internet sitelerinin sunabileceğinden çok daha renkli öneriler çıkıyor karşıma… 2010 yılında "social networking ne güzelmiş!" demiş oldum bu yazıyla. Key ödemelerinin internetten takip edilmesi hakkında yazacağım demektir bir sonraki yazıyı…
23.4.10
Bence vayug...
14.4.10
Günlük Hayatta Futbol Terimleri
(Beraber ve solo sohbetler'de dinleyici yorumlarıyla oluşturduğumuz liste... Daha çok okunuyor diye buraya alayım dedim.)
1) dakka bir gol bir!
2) Ters Köşeye yatırmak...
3) Oynatalım uğurcuğum
4)(...oradan) gol yemeyelim...
5) Gol olur
6) Maç doksan 90 dakika
7) O topa girmeyecektin...
8) Direkten dönmek...
9) Frikik vermek...
10) Muz Orta (beklenen bir işin sana yönlendirilmesi)
11) Voleyle tamamlama... (paslanan bir işi bitirmek)
12) Doksana takmak!
13) Uzatmaları oynamak...
14) Önümüzdeki maçlara bakacağız...
15) Markaj
16) ofsayta düşmek
17) dokuz kusurlu hareket
18) Son dakika golü atmak/yemek
19) Ve top yan ağlarda... (gol olmamış)
20) Sekerse tehlike... Sekiyor...
21) Top yuvarlaktır...
22) (Mutluluktan) ağlamak istiyorum sayın seyirciler...
23) Messi bu neyin nessi
24) Bir sıfır önde/geride başlamak
25) iyi orta gol getirir...
26) pas açmak/atmak
27) pas vermemek
28) Hat trick yapmak!
29) sahalardan bir süre uzak kalmak
30) Sahalarda görmek istemediğimiz türden hareketler...
31) Degaj yapmak (sevgilisinden ayrılmak)
32) Kendi pozisyonunu yaratmak...
33) "At at kalede ben varım..."
34) Topu taca atmak
35) Top çevirmek...
36) Al da at dercesine bir pas
37) Adamın gol diyor...
36) Tribünlere oynamak...
37) %100 gol pozisyon...
38) Direği yalayarak geçmek...
39) Kırmızı kart görmek/göstermek
40) Hükmen galip/mağlup
















bunları nasıl olmuş da atlamışsınız?
- gelişine vurmak
- vurursa gol olur; vurdu, aut (basit bir işte beklenmedik biçimde başarısız olmak)
- göğsünde yumuşatmak (aleyhte bir olay veya saldırının etkisini hafifletmek, savuşturmak)
- 1-0 olsun bizim olsun