25.6.08
Esprili Cevaplar
Cevabı da esprisiz ve yalın oldu: Yavan ve sığ!
Seçenekler arasında bulunan "iyi giyimli ve zeki" cevabının pek rağbet görmemesini de umut verici buluyorum. Anketimize de esprili cevap verme çalışmasına girilmemiş demek ki!
Yeni araştırmamız da hayatımız boyunca çok sık karşılaştığımız ama cevabını bir türlü netleştiremediğimiz bir soruya dayanıyor.
Anket her zamanki yerinde!
24.6.08
Lost: Desmond&Penny / Telefonun Delikleri İçinden Süzülen Sevgi
desmond: i love u penny..i've always loved you...i'm so sorry...i love you.
penny: i love you too...
desmond: i don't know where i am but...
penny: i'll find you des..
desmond ...i promise...
penny: ... no matter what...
desmond: ...i'll come back to you...
penny: ...i won't give up...
desmond...i promise!
penny: ...i promise!
desmond&penny: i love you!
Bu duygu selini çeviri Türkçesiyle değil de gerçek sokak diliyle okumak isterseniz buyurun!
Desmond: Hastayım sana, hep hastaydım! Kusura bakma, açık konuşuyorum: hastasıyım!
Penny: Ben de, aynen…
Desmond: Yalnız şimdi şöyle bir durum var, ben nerede olduğumu tam olarak…
Penny: Mühim değil, ben seni bulurum Des’im…
Desmond; Ama şerefsizim…
Penny: Sikseler de bulurum!
Desmond: Döncem ben sana…
Penny: Yeminlen!
Desmond: Dönmezsem, en adi orospu çocuğuyum!
Penny: Buraya yazıyorum!
Desmond&Penny: Hastasıyım!

Yok, yok yavan deme! Sevgi denen o gerçeğe...
23.6.08
Lost: Nazar Teorisi
Lost Teorileri peşinde koşmak artık yavan geliyor demiştim ama bunu görünce bütün parçalar yerine oturdu birden...Adada çocuk doğmamasının nedeni de nazar! Çocuklara nazar boncuğu takamadıkları için toplanacak nazarın adayı çatlatmasından korkuyorlar.
Bu arada herkesin babasıyla bir meselesinin olması da baba bedduasının tutması olabilir. Çünkü biliyorsunuz ana bedduasını süt keser, fakat baba bedduası kontrolsüz bir güçtür!
Lost: 4. Sezon Ardından
Bu yüzden dördüncü sezon boyunca lost hakkında yorum yapmamaya çalıştım. Mükemmel bir sezonun ardından gönül rahatlığıyla atıp tutabiliriz.
Dizi aleminin genel kuralı ilk sezonla güzel bir ortam yaratarak, karakterleri sevdirerek zirveye çıkıp takip eden yıllarda da oradan aşağı inmektir. Komedi dizilerinde bu kural biraz esneyebiliyor ama onlarda bile esprilerin giderek daha zorlanmasına, karakterlerin karikatürleşmesine şahit oluyoruz zaman zaman.
Ama bazen, çok çok nadiren, bir dizi yolun ortasında şahlanıyor! Lost bunu 4. Sezon’da yaptı… Bence ilk sezonunun da üstüne çıktı. Yeni bölümleri sadece merakla değil hevesle beklememizi sağladı. Nasıl oldu bu?
Bana göre dizinin bütün akışı tek bir cümleyle değişti: “Velev ki, go back Kate!” İzleyen herkesin ekrana mal gibi bakmasına neden olan o sahne şahane bir sezonun habercisiydi! Eski bir alışkanlıkla tabutta kim vardı gibi gereksiz konulara dalanlar oldu, ama çoğumuz önümüzde açılan yeni ufuklar bulduk: adadan sonrası da var!
Kate: Velev derken..?
Üç yıl boyunca yemeyip içmeyip teoriler üretenler ne düşünüyorlar bilmiyorum, ters köşeye yatırdı senaristler. Ben şahsen üçüncü sezondan sonra baş edemeyeceğimi anladım. Kuzu gibi seyretmeye bağladım. İyi de yaptım… Ha, yine her bölümden sonra ekşisözlüğe girip millet ne yazmış diye bakmadım mı, baktım. Ama teoriler ve ayrıntılardan çok, şahsi düşünceler ilgimi çekti. Desmond- Penny’nin yürekleri paralayan telefon konuşması kimi nasıl yakmış gibi konuları okudum büyük bir zevkle. Paralel evrenler falan fıstık yazanları atladım…
Adanın pıt diye yok olmasını da gördükten sonra hala teori üretmek bana yavan bir aktiviteymiş gibi geliyor, oturalım efendi gibi izeyelim. Jack mi Sawyer mı tartışmasında yorum yapalım, Ben’i en güzel kim pataklıyor konusunda tartışalım… Juliet ihtimalini değerlendirelim, ama paralel evrenlermiş Philadelphia deneyiymiş diyerek canımızı sıkmayalım.
Bu arada bu sezonun bu kadar güzel olmasının esas nedeni de 10 bölüm az olması, bunun da altını çizelim. 10 bölümlük sıkıcı hikâyeyi sıyırınca böyle cillop gibi bir dizi çıkıyor işte ortaya!
Sorulara cevap falan da beklemiyorum yeni sezondan, açık söyleyeyim. Ben’in ağzının burnunun her sahnede dağıldığı, kadınların oralarının buralarının biraz daha çok göründüğü, mümkünse Charlie’nin döndüğü yeni bir sezondur tek temennim. Koca adayı yok edenler bunu havada karada becerir!
19.6.08
Düzeltme ve Özür
Eskiden bir siteye erişim yasaklanınca şöyle bir manzara çıkardı karşımıza:
Şimdiyse sayfa elden geçirilmiş, işlevin ön planda olduğu minimal bir tasarım anlayışı var:
Umutlanalım mı?
18.6.08
Yurtdışında Youtube diye bir şey var!
Sabah Youtube'un yasağının kalktığını yazıyordu gazeteler, radikal'in haberine göre değişen bir şey yok! Olan biteni teknik açıdan yorumlayacak durumda değilim ama anladığım şu. Yasaklanmaya neden olan video Türkiye veritabanından kaldırılmış, Türkiye dışından ulaşmak hala mümkünmüş. Sonuç: Bu haliyle youtube'un açılmasına imkan yokmuş!
Yasağın etkisizliği üstüne çok şey söyendi, yazıldı bugüne kadar. Amacın muğlaklığı üstüne birşeyler söylemek gerekiyor şu aşamada:
Zibidinin teki iki küfür, seviyesiz hakaretler ve yavan photoshop numaralarıyla bir video hazırlıyor. Bu video kıyıda köşede bir yerde üç beş heveslinin karşılıklı hakaretleşmelerine zemin hazırlamaktan öteye geçemeyecek bir girişim normalde. Ama o video yüzünden bir ülkede yotube'a erişim engellenince olay kıyıda köşede yaşanmaktan çıkıyor. Türkiye'de youtube'u kapattıran video olarak milyonlarca kişiye ulaşıyor, bir kaç gün içinde.
Tamam, bu video yüzünden zihni bulanacak gençlerimizi korumak için youtube yasaklanıyor, bunu anlayabiliyoruz. (Bizden başka bir tek Çinliler ve azgelişmiş bir kaç ülkenin vatandaşları anlıyor bunu böyle kısacık bir cümleyle... )
Gelelim işin ilginçleştiği noktaya...
Youtube videoyu Türkiye veritabanından kalırıyor. Gençlerinizin zihinleri zehirlenmeyecek korkmayın açın, diyor. Kısa süreli bir sevinç... Bir hafta falan takılırız, bir sonraki videoya kadar falan diyoruz. O heves de kursağımızda kalıyor. Çünkü yapılan yeterli olmuyor. Türkiye dışından erişimin sürmesi yasağın Türkiye'de kalkmasına engel oluyor.
Şöyle de anlatılabilir... Norveçli bir gencin zihninin zehirlenmemesi için Youtube'un Türkiye'de yasak olması lazım. Durum bu! Norveç hükümeti adam olup Türkiye'yi, Çin'i ya da sansürün sürdüğü az gelişmiş ülkelerden birini örnek alıp müdahale etse Youtube'un da aklı başına gelirdi. Ama yok... Özgür ülkelerin pervasızlığının bedelini ödüyoruz milletçe, yazık!
Aracı sitelerden, ip değiştirmeye kadar çeşit çeşit yolu var youtube'a ulaşmanın ama yasal değil. Engellenemiyor tamam, ama engellenmeye çalışılması acıklı değil mi? Bir insanın "taburesi kırılınca yere düşen şişko adam" görüntüsüne yasadışı yollardan ulaşması üzmenin ötesinde korkutuyor beni... Yasalara ve yasaklara saygı duymamaya başlayınca ne olacak? Osurmak da geğirmek de normal olacak, iğrenç olacak!
17.6.08
MFÖ Tribute (Hayali Albüm Eleştirisi)
Başlamadan önce: Geç kalındı, ayıptır.İnsanın bir şeyi kulağında canlandırması diye bir şey var mı bilmiyorum, ama yazarken yaptığım şeyi okurken yaparsanız albümü bedavadan dinlemiş olacaksınız.
Ele Güne Karşı - Kibariye :Doksanların başında TRT'de yMüzikli Hatıralar diye bir talkşov'u vardı mfö'nün. Kibariye'nin konuk olduğu hafta sadece gitarlarla akustik çalıp söylemişlerdi, mest etmişti. Albümün açılış şarkısı!
Yalnızlık Ömür Boyu - Teoman: Kirli gitarlar eşliğinde bağıran Teoman, daha ne ister bir insan!
Gözyaşlarımızı Bitti mi Sandın - Aylin Aslım: Tatlı elektronik sesler, duru vokal, ritim yok...! Vitaminler, moraller...
MVAB - Yaşar : Yaşar'ın söylediği her şarkıyı kendi şarkısı haline getirme eğilimi var. "İşte Öyle Bir Şey"i dinledikten sonra "Bizi yıllarca Erol Evgin'le kandırmışlar..." diyeni duydum. "Üzdün yeter..." diye bağırdığını düşünün, ne demek istediğimi anlayacaksınız. Albümün ikinci iyi şarkısı. Fakat!!! Birincisi aşağıda...
Güllerin İçinden - Duman: Ne olacaktı ya! (Cılız da olsa bir kaç itiraz yükselebilir... "AAaaa...Aaaa....A...." diyorum!)
İçinden Deli Desen De - Mor ve Ötesi: Güllerin İçinden nasıl bir saflık gerektiriyorsa bu şarkı da öyle bir artistlik gerektiriyor, hakkını veriyorlar. (Bu arada şarkının orjinalini merak edenlere kötü haber: Ne piyasada, ne nette var. Bir kaç rapidshare linki buldum, gelgelelim fantuş olmuşlar.) (Yorumlara bakınız, göbek atınız)
Bu Sabah Yağmur Var İstanbul'da - Nilüfer: Sabah akşam yağmur ve asap (asapmaj) bozukluğu...
Nerdeyiz - Tarkan: Yandım'ı güzel söyleyen adam bunu da güzel söyleyecek elbette...
Buselik Makamına - Şebnem Ferah: "Aşk için söylenen her söze kandım..." diye yükselen yeri can yakıyor. Çok hastası değilim aslında Şebnem Ferah'ın ama bu şarkıyı şahane söylemiş!
Sanatçının Öyküsü – Mirkelam: Maksadını aşan bir hüzün yüklüyor şarkıya Mirkelam’ın sesi… “Niyet Neydi Akıbet Ne Oldu” da yakışırmış aslında, kısmet…
Peki Peki Anladık - Göksel: Kulağımda çok güzel canlanıyor... Göksel'e de eğlenceli şarkılar daha çok yakışıyor sanki!
Diday Diday Day – Ege Kayacan:Ne kadar az mutlu aşk şarkısı var dünyada! Bu şarkı onların en güzeli... Hep yanımda ol ki sen/ Sevgimiz kolay olsun... Bu kadar net! Aşkın kolay olmasını hor görenler var bu dünyada! "İlk inanan sen ol bana!"nın ne demek olduğunu anlayamayacaklar, yazık! Gerek Mazhar gerek Fuat gerekse Özkan'dan çok özür dileyerek yazıyorum, bu şarkıyı benden daha iyi söyleyen biri yok!
Böyle bitiyor albüm, baştan dinleyin isterseniz... Bu arada kafama bir şey takıldı, onu düşünmekten kulağımda canlandıramıyorum şarkıları. Gerçekten zengin (ama hakikaten yani, bok gibi zengin) insanlar karışık kaset yerine bu tip albümler yaptırıyor olabilirler mi arabada dinlemek için? Ve ne tip arabalarda dinliyorlardır bu şarkıları?
16.6.08
Üçlemeler
Modern folk Üçlüsü (MFÜ dendiğini biliyor muydunuz?)
Atos - Portos - Aramis
CTRL - ALT - DEL
İnsan - Hayvan - Bitki (12 yaşında çocuk söyledi bunu)
İsim - Şehir -Hayvan
falan fıstık...
İhmal Edilenler:
Örs - Çekiç -Üzengi denmedi mesela... Yavan bir üçlü olduğu anlaşıldı herhalde... Çekiç tamam , hadi örsü de anladık peki üzengi ne? Sözlükten baktım:
ÜZENGİ:Eyerin iki yanında asılı bulunan ve hayvana binildiğinde ayakların basılmasına yarayan, altı düz demir halka (Anladığım kadarıyla at pedalı)
Tam anlamıyla üçlü: Ot - Rızla - Zıvana üçlemesi narkotik nedenlerle söylenmedi büyük ihtimalle.
"İki yumurta bir sucuk" üçlemesinin söylenmemesi de Modern Sabahlar'ın aile programı olmasıyla ilgili bir durum.
Bu arada sabah sırf kafiyeden yola çıkarak "At-Avrat" ikilisini tamamlayanın "Silah" değil "Pusat" olması gerektiğini söylemiştim. Yaptığım araştırmalar sonucunda (araştırma dediğim de google ha...) sözün orjinalinin "At - Avrat - Pusat" olduğu kesinlik kazandı. Bu arada "At - Avrat - Pusat" tamam da ne yani? Sözün geri kalanını bilen kaç kişi var? Türk erkeği için en önemli üç şey diyerek işin içinden sıyrılmaya kalmayın,düşününce daha önemli şeyler de var. Sözün tamamı şöyle : "At, avrat, pusat emanet verilmez."
"At - Avrat - Kamera" da İtalyan erkeğinin üçlüsü... (konuyla ilgili hoş bir fotoğraf bulayım derken içim kalktı akşam akşam...)
15.6.08
Ebelerimize Sevgilerle
Ebemiz, bakkal gibi zaman zaman hizmet aldığımız biri değil mi en nihayetinde? Bakkalınıza küfretseler sinirlenir misiniz? Zannetmiyorum...
Ama insanımız ebe konusunda hassas! İlk anketin sonuçları da bunu gösteriyor zaten. Yeri geldiğinde ne anne ne baba, sadece ebe umrumuzda oluyor. Ebesinin ismini bilen kaç kişi var acaba?
Sonuçlar:
Anneler, annelerimiz %30'la Babaların , babalarımızın, % 12'sini geçiyor. Ama aklımız ebemizde, ebelerimizde... %70'imiz ebeci... (Muazzez Abacı'ya "Abacı" diyen anne babalar ne yapıyorlar acaba bu aralar...)
Yeni araştırmanın da çarpıcı sonuçları olacak gibi... Sayfanın altına bir göz atın!
14.6.08
belgelerle konuşuyorum
13.6.08
Mark "Kof"ler İstanbul'da
Mark Knopfler'ın istanbul konserindeki coşkuyu nasıl tarif edebileceğimi bilmiyorum... Tonton bir dedeyle tombala oynamak gibi, ama oyunun ortasında bir süredir ölü olduğunu fark ediyorsun! Bir de tonton falan da değil rahmetli, bildiğin mendebur! Geceyi size şöyle özetleyeyim:Konserin başında en arkalardaydım; seyircilerin arasındaki nezaket boşluklarından yılan gibi sıyrılarak ilk şarkı bitmeden sahne önüne ulaştım! Daha önce hiç duymadığım o şarkı bittiğinde bir alkış koptu. Mark Dede, "Allah belanızı versin inşallah!" der gibi bakarak ikinci şarkıya başladı. O şarkıyı da duymamıştım, ama dinler dinlemez ilk şarkıdan daha sıkıcı olduğuna karar verdim... İlk yarım saat boyunca hiçkimsenin bilmediği şarkıları çaldı Mark Knopfler... Hatta şarkılardan birini gitarcı da (Baskın Oran'a benzeyen amca...) daha önce duymamıştı sanki. Bu arada ben daha da büyüyen boşlukları kullanarak en arkaya dönmüştüm.
Neyse ki Mark Knopfler şarkıların sıkıcılığını unutturacak kadar suratsızdı. Benim bildiğim şarkı sonlarında bir "tenkyu" ya da ne bileyim "oh ye!" falan denir. Zannediyorum alkışları anasına küfür olarak algıladığı için böyle bir iletişime girmemeyi tercih etti sanatçımız. Hayatımda ilk kez seyircilerin sahnedekileri havaya sokmak için tempo tutmasına şahit oldum. Elbette ki Mark Knopfler'ın nemrutluğu bu girişimi de sonuçsuz bırakacaktı.
Birbiri ardına gelen bilinmeyen şarkılardan sonra birden Romeo&Juliet'in girişi duyuldu! Seyirci sonunda eşlik edecek bir şarkıya kavuşmanın coşkusuyla ne yapacağını şaşırdı. Huşu içinde salınarak dinlenecek o şarkıda mutluluktan pogo yapanlar bile oldu! Şarkı bittiğinde Mark Knopfler'ın yüzünde insanları sevindirmiş olmanın üzüntüsü vardı.
Sultans Of Swing'i, daha sıkıcı olsun diye herhalde, düşük tempoyla çalmaya başladığında gitme zamanının geldiğini anladım. Çok acı ama gecenin en eğlenceli anları taksi durağına doğru yürürken konserin sesinin yavaş yavaş trafik uğultusunun içinde kaybolması sırasında yaşandı. Taksiye 20 YTL vermiş olmanın sıkıntısı konser biletine 350 YTL vermiş insanları hatırlamamla dağıldı gitti...
Velhasıl ölmeden önce Mark Knopfler konseri de izlemiş oldum. Keşke Mark Knopfler da ölmeden önce olsaydı bu konser.
11.6.08
Duman Avcıları
Sigara yasağının sigaraya başlamayı engelleyeceğini düşünmek iyimserlik. On beş yaşında bir gencin "Her yerde yasak, içmeyeyim madem..." diyerek sigaraya başlamayacağını düşünenler mastürbasyonu her yerde yasaklayanlara danışsalardı keşke...Hele hele sağlığa zararlarını vurgulamak için paketlerin üzerine "Sigara Öldürür" yazmanın da sigarayı gençler için daha havalı hale getirmekten başka bir sonucu olduğunu zannetmiyorum. Sağlık çok sıkıcı bir konu olmaktan başka bir şey değil belli bir yaşa kadar... "Ölümden korkmuyorum, o benden korksun!" cümlesi son derece aptalca olmasına rağmen "Turp prostatıma iyi geliyor amma akşam yiyemiyorum, gaz yapıyor!" cümlesinden her zaman çok daha havalı! "Sigara pipinizin kısalmasına neden olur!" gibi açık (ve yalan (kendimden biliyorum (yine yalan...))) bir ibare okumadıkça genç bir erkeğin sigaraya bağlı cinsel sorunlardan da çekinmeyeceği açık! Mesele sigaranın havalı bir şey olmasının engellenmesi... Maalesef o konuda da çok gerideyiz!
On beş yaşında bir gencin yerine koyun kendinizi... Bir yanda havalı bir şekilde sigarasını tüttüren Johnny Depp... Diğer yanda "Tigara tağlınısa zararlıdır!" diye konuşan Ubeyd Korbey... Kime özenirsiniz? O yaşlarda esas meselenin ne olduğunu göz önünde bulundurarak soruyu tekrar soralım: Kime benzerseniz kızlar hastanız olur? Sorunun cevabını biraz zorlaştırmak için aşağıda Orhan Kural'ın da bir fotoğrafı var... Ama fazla ümitlenmeyin; sigara - papyon arasında gidip gelen gençlerin çoğu sigarayı seçiyor... Ben de Bruce Willis'in Die Hard'daki içişine özenmiştim zamanında. Keşke o zamanlar birisi beni köşeye çekip (Bu
köşeye çekmenin de ayrı bir etkisi vardır!) şunları söyleseydi: Bruce Willis o sigarayı söndürünce de Bruce Willis, ama sen sigarayı söndürünce mal gibi kalıyorsun! Bu arada içerken de zannettiğin kadar havalı görünmüyorsun... Havalı olmak istiyorsan saçlarınla ilgilen!Duman'ın "Herşeyi Yak" gibi harika bir şarkısının yerine Duman Avcıları şarkısını söyleyecek adam bulmak zor... En azından aklı bazı şeylere erdikten sonra (Pipisi yani...)
Yazıyı "pipisi yani" diye bitirmiş olmamak için bir kaç cümle daha yazıyorum... Sigara konusunda yazılacak daha çok şey var!
10.6.08
neden nokta com?
Kıyıda köşede ve tabii havada kalan şeyleri bir araya getirmek amacıyla giriştiğimi söyleyecektim bu işe… En baştan yalan söylemek ayıp olacak şimdi.
Özendim ben biraz…
İnsanın isminin yanında noktacom olması güzel bir şey. Domain’ini işeyerek belirlemekten daha modern.
Hem yarın öbür gün meraklısı çıkarsa egekayacan.com’un milyon dolara satarım belki de!
26.7.06
Evde Bebek Büyütme

Uzun zamandır ertelediğim bir konuda yazarak blog macerasına dönüyorum. Konunun ertelenmesi benim tembelliğimden değil, belli bir bilgi birikiminin oluşmasını beklemekten kaynaklanıyordu.
Bugün evde bebek büyütmekle ilgili bütün sorulara cevap verebilecek bir noktadayım. Sık sorulan soruları cevaplayayım.
Bebek nedir?
Öncelikle bu soru için teşekkür ederim. Bebek insanın küçüklüğüdür.
Bebek kime benzer?
Pastörize sütün yaygınlaşmasıyla "sütçü" esprilerinin kaybolduğunu zannedenler yanılıyorlar. Bugün hala büyük şehirlerimizde bu espriler yapılıyor. "Sütçü" yerine "Kapıcı" konularak yapılan espriler de komik olmuyor. Çünkü bizim bebek boş bakması ve anlamsız sesler çıkarmasıyla zaman zaman kapıcımızı andırıyor. (Gerçi son zamanlarda hareketli cisimleri takip edebilmesi içimi ferahlattı.)
Bebekler neyle beslenir?
Bebekler pide söyleyecek yaşa gelinceye kadar anne sütüyle beslenir. Anne sütünün ne kadar faydalı olduğunu biliyorum ama tadını bilemiyorum. (Bürge azarladı...)
Bebekler aldıkları besinin bir bölümünü gelişmek kalanını da kaka yapmak için kullanırlar. Bebek kakası sarımsı olur ve tadı iğrençtir. (Bürge buna karışmadı.)
Bebek gazı nedir?
Bebekler süt emerken hava yutarlar. Bu yüzden "Yavrımmm..." diyerek omuza yaslanıp sırtları pış pışlanarak gazlarının alınması gerekir. Melek gibi bir kızın "Gark!" diye geğirmesinin insanda mutluluk yaratması ilginç bir şey.
Ağızdan çıkmayan gaz barsaklarda birikerek pırt (bildiğiniz osuruk) olarak da vücudu terkedebilir. Bu da gülüşmelere yol açar. Bundan cesaret alarak kendinizi salarsanız kimse gülmez.
Bebekler sigaradan etkilenir mi?
Yapılan araştırmalar özellikle ilk üç ay boyunca bebeklerin sigaradan uzak durması gerektiğini söylüyor. Ancak bebeğin canı çok isterse bir iki fırt verilebilir.
Bebek ağladığında ne yapılmalıdır?
Bebeğin ağlama nedenleri değişik olabilir. Yapılması gereken şey ters giden şeyin ne olduğunu anlamaya çalışmak yerine "Acıktı herhalde..." diyerek anneye vermektir.
Annelerin "Acıktı herhalde..." diye bebeği babaya verememesi bir doğa mucizesidir.
6.7.06
Baba Naber?

Gecenin üçünde balkonda donla sigara içmemin bir sebebi var: Babayım ben...
Bir gece Bürge'nin sancıları başladı, bir noktadan sonra o kadar düzenli hale geldi ki "Üç sancı sonra haber ver, Seinfeld başlayacak!" gibi bir cümle kurmak abes değildi. (Gerçi sonradan başka sebeplerden dolayı son derece abes olduğu anlaşıldı.) Gün içindeki doktor muayenelerinde "açılma" olmadığını öğrenip bozulmuştuk. Ama perşembe sabaha doğru sancılar öyle yoğunlaştı ki, bende bile açılma olabileceğini düşünmeye başladım.
Hazırda bekleyen çantaları kaptık, hastaneye roketledik. Doktor geldi, muayene etti ve... "Açılma yok!" dedi. Düğünümüz sırasında pasta kesilirken benzer bir şey yaşamış olduğum için ne yapmamız gerektiğini biliyordum, hemen çıkarıp doktorun cebine 20 YTL sıkıştırdım. Doktor yüzüme boş boş bakınca çıkarıp bir on YTL daha sakal attım, "Açılmıştır herhalde artık..." dedim. Doktorun bakışlarında bir değişiklik olmadı. Ben cebimdeki bozuklukları toparlamaya çalışırken, doktor sezeryan yapacağını söyledi.
Doğuma ben de girdim... Biraz narkoz biraz da benim ,o an için son derece yavan, Dr. House taklidimin etkisiyle Bürge bayıldı. Sonra ben daha nereye bakmam gerektiğini anlayamadan bir ağlama sesi duyuldu; kızımız doğdu...
39 hafta süren macera iki üç dakikada bitti, diyordum.
Öyle değilmiş...
27.6.06
Beş Dakikada Bir, Düzenli...
Gece söylediğinin aynısını söyledi, gerçi daha anaşılır bir şekilde ifade edebildi. Belki de benim bazı şeyleri anlama kapasitem yükselmiştir. Bilemiyorum.
Elimizde kronometreyle sancı sayıyoruz...
Ben kızımızı biraz özgür yetiştirme taraftarıyım, ne zaman doğacağına kendisi karar versin istiyorum. Ama bu zamanda kız babası olmak kolay değil!
5.6.06
Bana Tabağını Göster, Sana Kim Olduğunu Söyleyeyim
İçindeki hanzoyu her koşulda gizlemeyi becerebilenlerin bile maskesinin düşeceği bir an gelir:
Açık Büfede Kartlar Açılır
İki hafta önce açık büfe brunch sunan bir yere pazar kahvaltısına gittik, bu hafta benimle gelmek isteyen olmadı.
Aslında daha o gün Bürge, benimle brunch veya çevrede başka insanların da bulunabileceği bir yere gelmekteki tereddütlerini kibar bir şekilde ifade etmeye çalışmıştı. Ben "Ne alakası var ya!" diyerek konuyu kapattığımı zannediyordum. Gerçi bunu söylerken ağzımda dört değişik tip peynir vardı. (Peynir, belli bir gramajdan sonra iletişim kopukluğuna neden olabiliyor.)
Yıllardır ustalıkla gizlediğim hanzoluğum ortaya çıkmıştı... Hata bende miydi? Elbette ki hayır... Sonradan anladım ki açık büfe sadece hanzoluğu değil, bütün gizli kimlikleri ortaya çıkaran sihirli bir aynaydı!
Ya Olduğun Gibi Görün, Ya Da Gördüğünü Ye!
Açık büfe beslenme zincirindeki bazı karakterlerin temel öellikleri...
Otoburlar: Bunlar sinsi olur... Herkesin kendilerini izlediğini zannederler. Ben seni niye izleyeyim manyak, birazdan sıcak köfte çıkacak onu takip ediyorum ben... Bunlar genelde sevimsiz iki kadından oluşan gruplar halinde yaklaşırlar açık büfeye. Salatalık, domates ve peçete alırlar. Kıro durumuna düşme korkusuyla peynirlerin yanından kayıtsız tavırlarla geçerler. Tabaklarında bakacak bir şey olmadığından benim kaymak kabını kepçeyle sıyırmamı seyrederler. Bir noktadan sonra gözgöze gelip "Kasmayalım!" derler ama o zamana kadar köfte kalır mı?
Etoburlar: Salam, sucuk, jambon, füme dil, köfte ve garson yerler. Aslında tabaklarını en pahalı şeylerle doldurarak açık büfe girişiminden karlı çıkmaya çalışırlar. Bu durumu ziyan tekniğiyle sağlamaya çalışırlar. Gut kavramından haberdar değildirler. Benim de dahil olduğum bu grup gut'tan bahsedildiğini duyunca "But mu? Hemen alayım 6 tane!" tabaklarını hazırlayan insanlardan oluşur. Bürge'nin bünyesi açık büfede hep açık vermemize neden olacak boyutlarda olduğu için, hesabı denkleştirmek bana düşer. "6 ekler daha yedim mi hesap tamamdır!" gibi bir muhasebe anlayışları vardır.
Şıkoburlar: Bunlar artist olurlar, tabak doldurmayı sanat olarak görürler. Mesela renk uyumunu bozuyor diye kaşar peyniri almazlar. Tabağı göze hitap edecek şekilde süsleyip sonradan yemeden hayran hayran bakarlar.
Archoburlar: Açık büfeye bir mimar titizliğiyle yaklaşırlar. Eğitimlerini 80'lerde salata bar'larda yapmışlardır. Bir tek salata kasesine optimum malzemeyi doldurmakta ustalaşmışlardır. Dibe iceberg yapraklarıyla sağlam bir temel döşeyip içini rendelenmiş malzemelerle doldurular. Rus salatası ve kısırla kardıkları harcı sıvarlar. Tabağın kenarına dört baget saplayarak ikinci katı çıkanlar da olur.
Protestobur: Salad Bar'larda her şeyi bir tabağa sığdırmak zorunda kaldıkları günlere isyan edercesine istedikleri kadar tabağa paylaştırabilecekleri bir dünyanın mutluluğu içindedirler. Yedikleri şey umurlarında değildir. Hazların en büyüğünü tabağın ortasına tek bir siyah zeytin koyup, yeşil zeytin koyacakları ikinci tabağı alırken yaşarlar.
Liderler: Açık büfeye grupla gelenlerin içinden çıkar bunlar. Köfte tabağı, peynir tabağı, salata tabağı, börek tabağı gibi konsept yaklaşımları vardır. Gruptaki arkadaşları liderlerini alaycı şakalarla eleştirerek çevre masalara mahçup olmama derdine düşer. Sonra da utanmadan "Köfte nasılmış? Peynir iyi miymiş?" gibi yavan sorularla liderin getirdiği tabaklara yaklaşırlar. Lider bunu farketmez, o sırada tatlı tabaklarını hazırlama derdiyle açık büfededir...
Homoburlar: Bunlar gizli eşcinseldir, 4 tane domates alır otururlar. Milletin doldurduğu tabaklara küçümseyerek bakarlar. Domatesi çatal bıçakla yiyenler bunlardan çıkar.
İbnour: Bunlar açık eşcinseldir... Garsonu ayartmaya çalışırlar.
Tamoburlar: Bunlar neşelidir, yerler. Salamı, jambonu rulo halinde, peynirleri topak topak yapıp yerler. Ağızları doluyken de garsonla iletişim kurma kabiliyetleri gelişmiştir. Çevre masalardakileri ısıranlar bunlardan çıkar.
Ezginoburlar: Yazık, bunlar zavallıdır. Ürkek adımlarla tamamladıkları ilk turdan sonra ikinci tura kalktıkları görülmemiştir. Aldıkları da hep ucuz şeylerdir, rus salatası falan. Bol bol ekmek yerler, tutsun diye!
Kendinizle Yüzleşin
Kişinin aç karnına kendiyle yüzleşmesi zordur. Bunun doğrusu brunch'ta olur. Bir pazar sabahı dost bildiklerinizle açık büfenin, o gizemli aynanın, karşısına geçin! Ruhların derinliklerinde saklananlar tabakların üstünde belirdikçe hem kendinizi tanırsınız, hem de çevrenizdekileri...
Bunu yaparken köftelerle arama girmeye kalkarsanız köfte yerine acıların o en büyüğünü tadarsınız, baştan söyleyeyim!
27.5.06
Lost : Soru Cevap
Önce sezon finaliyle ilgili sorular:
Locke ve Mr.Eko öldü mü?
İnşallah!
Bilgelikten mallığa geçen Locke ve elinde odunla gezen Arap Ekrem'in zorlama zıtlaşmasını seyretmeye tahammülüm kalmadı. Desmond öldüyse üzülürüm ama... Alt yazısını bekleyemeden izliyoruz, herifin iskoç aksanını çözeceğiz diye canımız çıktı ama pek sevdik Desmond'u hanımla beraber!
Jack Ve Kate niye bakıştı, bir planları mı var?
Olsa ne yazar?
Çok afedersiniz neredeyse 50 bölümdür Jack'in bir tane başarılı planını gördünüz mü? Hanzo ki ne hanzo, hatta hanzofoundation! Sebepsiz gerilimlerin ve ani kaypaklıkların adamı!
Kate'i geç...
Fırsat varken ağzımızın tadıyla yiyişemedik, diye bakışmış olabilirler!
Kuş gerçekten "Hurley" dedi mi?
Lost Forumlarında bununla ilgili yorumlar, teoriler gırla gidiyor...
Demiş olsa ne yazar, olmasa ne?
Bizimkiler dizisindeki papağan yıllarca "Babacım!" dedi, "Katil!" dedi... Ne oldu! Bir de zaten kuş bu! Kedi olsa "anane" dese tamam!
Heykelin ayağı neden dört parmaklı?
Güzelim dizinin fıslamasına neden olan uyduruk ayrıntılara ufak bir ilave!
Alvar Hanso'nun heykeliymiş, adada genetik olarak dört parmaklı insanlar yaşıyormuş o yüzden orası seçilmiş, dharma'nın geleceğin insanı olarak tasarımı bir takım ergonomik nedenlerden dolayı 4 parmakmış gibi teoriler üretilecektir...
Parmak sayısı kadar uyduruk bir merak unsurunun diziye ne katmasını bekliyoruz?
Dört parmaklı ayağın sayılarla bir ilgisi olabilir mi?
Muhakkak!
4: Ayaktaki parmak sayısı...
8: İki ayaktaki parmak sayısı
16: Eller ve yaklardaki toplam parmak sayısı
15: Toplam parmak sayısı eksi toplam pipi sayısı...
İkinci sezonun sonunda iyice netleşti her halde! Rakamlar fıss... Bir ara rakamlarla eğlendik: Uçağın sefer sayısı, kasanın şifresi, piyango numaraları, araba plakaları... Sıkıldık! Senaristler de sıkıldı, bitti!
Penelope'nin babası Hanso Foundation'dan mı?
Evet... Bu arada flashback dışında dış dünyada olup biten şeyler izleyebiliriz önümüzdeki sezonda! Desmond' bulmaya falan gelebilir.
Libby ile Desmond'ın karşılaşması sadece bir tesadüf mü?
Evet...
Sayid'in Irak'ta karşılaştığı herifin adada olması da tesadüf! İlk sezonda bu tesadüfler bir yere bağlanacak gibi geliyordu, nasıl bağlanacak acaba diye meraklanıyorduk ama benim artık hüç umudum yok! Flashback'leri biraz daha enteresan yapmak için kullanılan bu numara artık sıkıcı olmaya başladı! Ucunda bir bok olsa bir şey demeyeceğim ama, biliyorum yok!
Hocam sen madem bu kadar gıcık oldun niye izliyorsun diziyi?
Bilmiyorum... Ama üçüncü sezonu çok efendi seyredeceğim, buraya yazıyorum! Torrentlere falan dadanmak yok! Digiturk'te ne varsa o! Öyle teorilerle falan da uğraşmayacağım! Üçüncü sezonda da adamım Henry Gale olacak, bir de ölmediyse Desmond'u alkışlarım! Ayakkabı teki suratlı Jack'le, Tatar Jin'le, Mal Of Faith Locke'la işim olmaz!
Bir de kendi teorimi yazacağım bir ara, ondan sonra bakacağım duruma!
17.5.06
Şu Dağlarda Konsept Olsaydım
Bir şeyin fiyatının benzerlerinden daha yüksek olmasını sağlayan özellik.
Konsept gözle görülmez, varlığı hissedemezsiniz. Üzerlerinde fiyat etiketi olmayan iki şeyin hangisinin konsept olduğunu anlayamazsınız.
Bunun tam olarak bir inanç meselesi olduğunu da söyleyemeyiz. Konsept bir temennidir. "Bu kadar para verdik, satıcı da konsept olduğunu söyledi... Konsepttir herhalde!" diyebilirsiniz ancak.
Maalesef toplumumuzun önemli bir bölümü konsept nedir bilmiyor...
Hayret Bi Konsept
Her boku bilen Gülaydın, konsept nedir bilmiyor. Post-Tadilat Sendromu'nun en civcivli zamanında evi temizlerken yeni aldığımız mobilyalardan bahsediyordum Gülaydın'a... "Şöyle konsept, böyle konsept!" diye anlatırken Mudo görevlileri eşyaları getirdi. Ambalaj açıldığında Gülaydın'ın alaycı bir şekilde bana baktığını farkettim.
"Bizim köyde eşeklerin semerlerini koyarlar böyle dolaplara!" dedi. Kent Yaşamı - Köy Yaşamı gibi bir Birol Güven sahnesi yaşanmaması için "Biz bu tip seviyoruz..." diyerek konuyu kapatmaya çalıştım. Gelgelelim ibne satıcı fiyat etiketini dolabın içinde bırakmış. Gülaydın tozunu alırken etiketi gördü, bir süre şaşkın şaşkın baktı. Gördüğü uzun rakam dizisinin barkod olmadığını farkedince de kahkahalarla gülmeye başladı. (Bu gülüşün bir benzerini daha önce de duymuştum.) "Biz semerleri kendimiz takıyoruz, dolabı DVD ve CD koymak için değerlendireceğiz!" diyerek konuyu kapattım. (Az önce açtığım parantezi tam anlamıyla kapatmadığımı farkettim. Gülaydın daha önce kanepeyi tek başıma kaldıramadığım için gülmüştü bana. Bir eliyle kanepeyi kaldırıp diğeriyle altını siliyordu; bir taraftan da dediğim gibi gülüyordu!)
Böyleyken böyle... Çok yakında evin yeni halini bir dekorasyon dergisinde görürseniz şaşırmayın! Belki de beni gazetede görürsünüz! "Mudo Konsept'teki Meczup" haberinin fotoğrafında elinde benzin bidonu tutan benim!
Evin eski halini de Fahir'e giderek görebilirsiniz...
9.5.06
Masif Olur Gemilerin Direği 2
Neyse...
Bankadaki küçük birikimimizin bizi nasıl huzursuz ettiğini, bir an evvel kurtulmak için tadilata kalkıştığımızı daha önce anlatmıştım. Marangozluk işlerinin bizi umduğumuz kadar örselememesi yeni arayışlar doğurdu.
Twisted Sistre
Başlangıçta salonu duvardan duvara şahane bir şekilde kaplayan halıyı atmak için geçerli bir sebebimiz yoktu. Altındaki parkeyi sistrelemenin pahalı bir işlem olduğunu öğrenince dünyalar bizim oldu! Üstelik ilaveten yeni halılar alınması gerekecekti...
Sistreci salonu tamamen boşaltmamızı istedi. O kadar eşyayı nereye koyacağımız konusunda fikir vermedi. İki seçeneğimiz vardı: Ya eşyaları içerdeki odalara yığacaktık, ya da salonda bir küme haline getirip sistreciyle koordine biçimde dolaştıracaktık.
İki seçenek de yorucuydu... Başka bir yolu olmalıydı! Bir iki gün kara kara düşündükten sonra üçüncü bir yol bulduk: Bütün eşyaları atıp sistre bittikten sonra yenilerini almak! En masraflı çözümü nasıl olup da baştan akıl edemediğimize şaştık.
Yeni eşyaların alımı ile ilgili fikir edinmek isteyenler Küçük Mübaşir'in "Masif Ve Pasif" macerasını podcast olarak i-tunes'da bulabilirler. (Gerçek hikayeyi anlatmaya utanıyorum. Şu anda evimizin en otantik aksesuarının Mudo Concept'ten aldığımız bir fatura olduğunu söylersem neden utandığım belki anlaşılabilir.)
Bir şeyleri atma konusundaki hassasiyetim Modern Sabahlar'da en çok işlenen konulardan biri... Atamıyorum, kıyamıyorum! Hala bir sigara yakıp evlendiğimiz zaman Bürge'nin attığı çeşitli ebatlardaki boş kavanozlarımı kederle andığım oluyor. Salondan çıkan eşyaların zaman zaman ziyaret edebileceğim bir yerde durması gerekiyordu.
Fahir arandı...
Fahir'in daha çok kafasında tavla kırmak, mutfak kapılarını göçertmek için kullandığı gücünü iyi amaçlar için kullandığı da olur. İşin ucunda salonunu renklendirecek eşyalar olduğunu öğrenince evinin duvarlarını yumruklamaya ara vererek gelen Fahir'in bile gücünü aşan bazı şeyler vardı: Rulo haline geldiğinde salonun ortasında asırlık bir çınar gibi kıpırdatılamayacak şekilde yatan halı gibi...
Eşya taşıtmak için tuttuğumuz kamyonetin şoförünü halıyı pencereden atamayacağımıza ikna ettikten sonra, Fahir parçalayarak indirmek üzere halıyı katır kutur kesmeye başladı. Bu esnada taşınacak dolapların ebatları karşısında endişeye kapılan şoför hayatım boyunca bir daha unutmayacağım bir isim telaffuz etti: Recep!
Enter Recep
Recep'e "hamal" demek, sıradışı kuvvetine haksızlık etmek olur. Aynı sebepten dolayı Recep'e "insan" demek de mümkün değil. İki kapaklı koskoca gardrobu sırtlayıp üç kat aşağı indiren adamı sınıflandırmak kolay değil. Hemen belirteyim bu işlem gerçekleşirken ben hala gardrobun içindeydim.
Çevremde güç gerektiren işler gerçekleşirken her zaman aynı şey yaşanır. İyi niyetle bir şeyin ucundan tutup yardım etmeye kalktığımda "Abi sen bırak istersen!" denir. Bu durum bir şey kaldırmaya çalışırken yüzümde oluşan ifadeden mi, benim kaldırdığım tarafın ağırlığında bir değişiklik olmamasından mı kaynaklanıyor bilmiyorum. Böyle durumlarda diyecek bir şey de bulamıyorum. "Sen koca gardropu tek başına sırtlanmış olabilirsin ama i-tunes'da Ege Kayacan yazınca 40'a yakın podcast çıkıyor, naber!" cümlesinin Recep'e bir şey ifade etmesi çok zor. Hele ki o cümle sırtında taşıdığı gardrobun içindeki bir adam tarafından söyleniyorsa...
Neyse, Recep'in karşısında her zaman ezik olacağımı kabullenince sadece "Şunu indireceğiz... Onu bırak istersen, duvar o... Kalacak!" diye yol göstermeye başladım. Recep'in söylediklerimi dinlemesinden cesaret almış olacağım ki bebek odasından taşınacak kapakları işaret ederken, "Orada yerler halı... Ayakkabıları çıkar istersen." demiş bulundum.
Cehennemden Gelen
Recep'in ayakkokusunu bir hayvan ölüsüne benzetmek doğru olmaz. Zamanı donduran , mekanı dolduran yapısıyla büsbütün bir varlık olan o koku canlıydı! Burnun en kuytu noktalarını bile rendelercesine insanın içine dolan o meşum koku, bugün bile bir tadilat anısı olarak evde hayatını sürdürüyor.
İspatlanması güç de olsa, Recep dediğimiz organizmanın, koku tarafından yayılmak için evrimle geliştirilmiş kompleks bir organ olduğunu iddia eden bir teori var.
Neyse...
Recep eşyaları kamyona yükledi, sonra kamyonu sırtlanıp Fahir'e götürdü!
Bomboş kalan evde sistre yapıldı, cila kokusu çıksın diye camlar iki gün açık bırakıldı. Cila kokusu çıktı, Recep'in izi daha önce de söylediğim gibi kaldı!
Boşalan evin nasıl dolduğunu anlatacağım son yazıyla tadilat macerası da bitecek.
Yakında
Masif Olur Gemilerin Direği 3
"Şu Dağlarda Konsept Olsaydım"






