16.9.08
24: Redemption
Normal bir film olacak malzemeyi gaza getirme amacıyla kullanmışlar gibi bir his uyandı bende... Ama böyle bir şey lazımdı. 6. günde hayırsız kardeş, uğursuz baba hikayeleriyle dizinin hastalarını biraz üzmüşlerdi. "Jumping The Shark" hadisesini unutturmaya çalışıyorlar belli ki...
"Jumping The Shark"
Amerikalıların esprili bir tabiri... Bir dizide "maksat olay olsun" diye karakterleri ve hikayeyi zorlama, zorlamanın ötesine geçip su karçırma durumlarında kullanılıyor.
1977'de Happy Days dizisinde ratinglerin kötü gittiği bir dönemde olay olsun diye Fonzie karakterinin su kayağı yaparken gerçekten bir köpekbalığına çarpmasıyla gündeme gelmiş bu kavram...
Bizdeki diziler bu açıdan köpekbalığı havuzunda geçiyor...
14.9.08
Manita Etkisi
Kendi tecrübelerimden yola çıkıyorum… Lise yıllarında bir magazin programı izlerken öğrenmiştim beyaz çorabın sadece beyaz spor ayakkabıyla giyildiğinde kabullenilir olduğunu. Bir mankene erkekte neye dikkat edersin diye sormuşlardı… O güne kadar benim çorap çekmecem bembeyazdı! Sadece siyah çorap giymenin de zannettiğim kadar havalı olmadığını öğrenmek için Bürge’yle tanışmam gerekiyormuş… Çorapla ayakkabı uyumu diye bir şey varmış…
Bunun dışında burada saymaya utandığım sayısız şeyin hanzoluk olduğunu öğrenmek için Bürge’yi beklemeliymişim. Hayatlarına giren bir kadınla bu yanlışlardan kurtulan çok erkek var. Bazıları da doğru insanı bekliyorlar. Vücuda yapışan şeyler giyen erkeklere dikkat edin, yalnızdırlar.
Neden acaba?
Manita etkisi diyebileceğimiz bu durum erkekler için büyük bir şans ama kadınları bitiriyor… Sevgilisinin etkisi altına girip de güzelleşen hiçbir kadına rastlamadım bugüne kadar.
Önümüzde cereyan eden bir olay: Hande Yener vakası!
Bana göre şu kısır pop müzik dünyasında ekol yaratma şansını yakalayan az sanatçıdan biriydi. Ne mükemmel bir fiziği, ne de aman aman bir sesi vardı… Ama pop için ikisinden de daha önemli bir şeye sahipti: Hava. İlk dinleyişte dillere dolanan, bir ağızdan söylenen şarkılara imza atmıştı başlarda. “Sana taptığım yıl geçen seneydi…” gibi sözleri olan o şarkılarda bir karakter yaratmıştı. Manita sonrasında dimdik ayakta duran, yaşadığı aşkı alaycı bir gülümsemeyle hatırlayan bir kadın vardı karşımızda.
Kimilerinin “eller havaya” şarkıları diye küçümsediği (bana göre çok da güzel, eğlencelik şarkılara cuk oturan bir tanımlama bu arada. ) tarzın kraliçesiyken başına gelebilecek en kötü şey geldi: clubber manita…
Manita’yı tanımıyorum, muhakkak pırlanta gibi bir kardeşimizdir. Ama Hande Yener’i dönüştürdüğü için ömür boyu affetmeyeceğim. “Sen yoluna ben yoluna” gibi bir şarkıyla “Romeo Romeo Romeo” ya da daha kötüsü “Pinokyo” gibi şarkılar karşılaştırılabilir mi?
Pop hata kaldırmaz. Oluşan boşluğa saniyesinde Demet Akalın yerleşti… Dikkat ederseniz aynı karakterin şarkılarını söylüyor: “Gördüğün gibi çok unutkanım…”
Benzer bir hikayenin daha acıklısı Sibel Tüzün hadisesinde yaşandı. Bu sefer manita clubber değil rockçıydı. “Hayat buysa ben yokum bu yolda…” mı ne? Garip bir şarkıyla çıktı karşımıza Sibel tüzün. Kafayı falan kazıtmıştı; Camoka gibiydi! Manita gidince eski haline dönmeye çalıştı ama… Dövmeler! Dövmeleeeer...
Bu konuya girmek hiç aklımda yoktu. Modern Sabahlar için “tu tu ley, ah tu ley!” şarkısını ararken Sibel Tüzün’ün sayfasını buldum. Yeni fotoğrafları vardı. Benimse aklımda Erovizyon’dan kalan bir kare var.
Son Söz
Genç kızlar,
Aşkın gözleri kör eden parlaklığı karşısında zaman zaman hatalar yaplabiliyor. Bu hatalar bir noktaya kadar normal. Çünkü bazı erkeklerin seks hayatı bu hatalara bağlı... Ama manita etkisiyle stil arayışlarına yönelmek bitirir sizi...
Ve genç erkekler,
Kızları dinleyin... Hakikaten dinleyin. Bugün kazaklarımızı pantolon içine sokmuyorsak bu onlar sayesindedir.
Not: "Tu tu Ley" de şahane şarkıymış bu arada, her önüne gelen söyleyemez!
11.9.08
Logo Meselesi
Yakın zaman efsanelerinden biri modernsabahlar.com çok yakında açılıyor. (Efsane tam bu cümleyle başlamıştı.) Web sayfasının kendisi kadar eski bir efsane de modern sabahların logosu...
Pırlanta gibi iki arkadaşımızın eserlerini görüyorsunuz... Ben kendi kararımı verdim, kamuyounu da bir yoklayalım...
9.9.08
Yeni Sezon, Yeni Umutlar
Bir insanı televizyonda yeni sezonun açılması kadar heyecanlandıran başka bir şey olmaması elbette acıklı. Neyse ki dizileri izlerken bunun hakkında derinlemesine düşünemiyor insan! Torrentler de bölücülük olarak değerlendirilip kapatılana kadar popüler dizileri dünyayla aynı anda izlemeye devam edebileceğiz. İnternet sadece KEY ödemeleri hakkında bilgi alabileceğimiz bir ortama dönüşmeden indirin indirebildiğiniz kadar!
Pilot bölümü tanıtım amacıyla internete sızdırılan Fringe bu gece ilk bölümüyle ekranlara geliyor. İlk bölümü aylar öncesinden zleyenler dizinin gidişatı hakkında fikir sahibi olmak için önümüzdeki haftayı bekleyecek!
Geçen yıl dandik bir hikayeyle kötü adamımıza eşeğini kaybettirip bulduran dizi Heroes sezonu 22 Eylülde açıyor. Arayı bayağı soğutmuştuk, yazarlar grevi falan… Lost’un küfür yediği bir dönemde parlamıştı, şimdi ,Lost tam tadını bulmuşken, eski havasını yakalar mı 23 eylülde indirip göreceğiz.
22 Eylülde How I Met Your Mother’ın yeni sezonu da başlayacak! Şahane diziyi ıskalamıştık, bu yaz yoğun izlemeyle üç sezonu yaladık yuttuk! Tek tek tat verir mi bilmiyorum! Belki de önümüzdeki yaz için biriktiririz… 24’e yaptığımız gibi! Bazı evlerde salça marmelat hazırlanırken, bizim evde bu tip hazırlıklar oluyor, neyse…
Bu arada 24’ün sezona hazırlık bölümü 23 Kasım’da! Jack Bauer’ı yedinci günden birkaç ay önce akıl hocasıyla Afrika’da görecekmişiz… Trailer’ı buradan izleyin, ya da bölücülük yapıp youtube’a girin! Kim Bauer denen sevimsizlik abidesinin geri döneceğini de müjdeleyim!
Office’in yeni sezonu 25 Eylülde başlıyor… Bir spin off’tan bahsediliyordu ama hangi karakterlerin yer alacağı belli hala değil!
Lost’a iki yeni karakter katılıyormuş… Caesar ve Ilian… Ablamız aşağıda! Güzelceme bir kız, huyunu suyunu izleyince göreceğiz.
adalardan bir yar gelir bizlere...
Knight Rider da ekranlara dönüyor. Hayırlı yolculuklar... Kahramanımız Michael Knight’ın oğlu, adı da Mayk! Kitt’in karakteri nasıl olur bilmiyorum ama kaporta farklı.
Mont!
Bizim ekranlarda heyecanla beklediğim tek dizi Kınacılar Evi…
3.9.08
Mogowago'dan Yeni Kaset
Mogowago'nun beklenen yeni karışık kaseti ortamlara düştü! Sonunda "Sayenizde" adlı şahane şarkısı da arşive katıldı! Sonbahara bambaşka bir hava katacak albüm için mogowago'nun blogu: mogokaset.blogspot.com
Modern İsimler
Eğer aile büyüklerinin rezervi yoksa isme tamamen anne-baba karar verebiliyor. Bazen orta yolda buluşuluyor: Gaffur Berk, Müesser Aleyna gibi iki isimli çocukların sayısı giderek artıyor.
Biz "Alin" ismine zorlu değerlendirmelerden sonra karar verdik... Kriterlerimiz son derece keskindi!
1) İsim hiçbir şekilde dolaylı/dolaysız tanıdığımız çirkin bir insanı hatırlatmayacak!
2) Ç,Ş,Ğ,Ö,Ü gibi internette başka bir insana dönüşmesine neden olacak harflerden kaçınılacak... Çok güzel bazı isimler bu kritere kurban gitti! Fahir Öğünç'ün "Ogunc" olması gibi tatsızlıklardan kaçındık... Yarın öbür gün evlenirken kocasının soyadına da dikkat etsin! O noktadan sonra ben karışmıyorum!
3) Çocuğu anne-baba'dan tiksindirecek isimlerden de kaçındık... Bir espri uğruna Tema, Bağlam, Gündem gibi kulağa hoş gelen ama ileriki yıllarda ailede çözülmelere yol açabilecek isimlerden kaçındık.
4) Dönemin moda isimlerinden uzak durduk... Alin doğduu sırada Hırsız-Polis dizisi nedeniyle Mavi patlaması vardı mesela... Artık takip etmiyorum ama şu aralar Aleyna patlaması var!
5) İsmin soyadıyla uyumu da gözetilmeli... "Durmuş Durmaz" gibi esprilerden bahsetmiyorum... Bir insanın geleceğini böyle bir espri uğruna karartmak ne demek anlamıyorum! Lisedeki coğrafya öğretmenimiz Sabit Top'u da yeri gelmişken anıyorum! Ad-Soyadı uyumunda dikkat edilmesi gereken şey farklı... Başımızdan geçeni anlatayım:
İsim araştırmaları devam ederken bir ara "Mina" ismi gündeme geldi... Ben bayıldım... HEm doğulu, hem batılı; söylemesi güzel, tınısı güzel... Harfleri internet uyumlu... Tek kelimeyle harika! En sonunda başka konular hakkında da konuşabilecektik karı koca... Ben hemen sağda solda yaymaya başladım, isim bulundu diye... Başkasına kaptırmamak da önemli... Sonra sağ olsun radyodan Gamze bizi büyük bir hatadan döndürdü...
Biz ismin güzelliğiyle büyülenmişken soyadıyla uyumunu es geçmiştik... Kızımızın adı "Mina Kayacan" olacaktı neredeyse... Böyle bir isimle ortaokul yıllarında ne tip şakalarla karşılaşacağını düşünmek içimi yaktı... Üzülerek de olsa vazgeçtik Mina isminden... Soyadı uygun olanlara tavsiye ederim...
Sonra yine bir arkadaş ortamına "Ne isim koysak?" sorusuyla damgamızı vurmuştuk ki, Ayşegül "Alin" ismini attı ortaya... Hastası olduk, konuyu kapattık... Ben ismin anlamını araştırdık. Ekşisözlük’te bulduk, “başın ön kısmı” falan gibi bir şeydi... Bunun "Alin" değil "Alın" olduğunu anlamamız çok zaman almadı.
Sonra ben bir şekilde en en tanınmış Alin’e, Alin Taşçıyan’a ulaştım. Sapık olmadığımı anlattıktan sonra isminin anlamını sordum. Anne babasının eski bir şarkıdan esinlenerek bu ismi koyduğunu öğrendim. Anlamını o da bilmiyordu! Şarkıcıya ulaşmaya çalışırken adamcağızın sırlarıyla birlikte roketlediği öğrendim. Tam o sırada “Alin”in kibar-zarif demek olduğunu öğrenerek rahatladım…
Bana göre “Alin” kulağa hoş gelen isim anlamında hala…
Yeni isimler peşinde koşanlara bazı seçenekler de yazayım da hizmet olsun!
Arfin: Onurlu, onuruna düşkün
belit: denizci kız
Cerar: heybetli, depardiyü…
Ferçhan: Doğurgan, Anaç…
Gablin: Küçük yeşil şey
korman: yiğit cesur
Midil: Hayal adası
Panu (banu gibi okunur): Pilavın pişirilmesindeki aşamalardan biri…
Rüzhan: Rüzgarı yöneten, buyuran
Rüzgül: Rüzgar Gülü
Suver: Irmak, akarsu…
Surcihan: Dünyayı çevrelediğine inanılan büyük duvar
Sazenur: İnsanın içini aydınlatan müzüik sesi
Seslihan: Güzel sesli
Sezir: Hak dağıtan…
Zekercan: Mızrakçı…
26.8.08
P o r n o Birincileri
Google p o r n o aramasında Türkiye’nin birinci olduğunu yazmış… Gazeteler bu haberi utanarak veriyorlar bugün.
Aslında utanacak bir şey yok! Ben Türkiye’nin herhangi bir ülkeden daha fazla p o r n o meraklısı olduğuna inanmıyorum! Ortalamanın belki çok az üstüne çıkarız o da nüfusun genç olmasıyla ilgilidir. Bilgisayar yaygınlığına bağlı olarak altında da olabiliriz...
Google’ın açıkladığı sonuçlar “p o r n o arama” ile ilgili , p o r n o izleme değil! Bunun nedeni de belli… p o r n o sitelere ulaşımın engellenmesi, her gün yeni siteler katılıyor engellenenler arasına.
p o r n o meraklısının (arkadaşlardan biliyorum)bir iki tane sitesi olur… Uğrayacağı zaman nereye gideceğini bilir. Ama bu siteler kapandığında yeni sitelerin arayışı başlayacaktır… Hah gönlüme göre buldum bir tane demesinden iki gün sonra o site de kapanacağı için yine google başvuracaktır.
Utanılacak şey yasakçılık! Youtube'dan sonra bir de bu...
Sonuç?
Google’a “onu-bunu göster” yazan bir takım adamlar… Ve bu adamların "site site" dolaşması!
21.8.08
Problem Havuzu
Bir yazlık sitenin havuz kenarında havuzdan daha büyük bir kurallar tabelası varsa, unutulmaz bir yaz tatiline hazır olun! Başkaları askerlik anıları anlatırken siz de yazın yaşadıklarınızla sohbete katılabilirsiniz…HAVUZ KULLANMA TALİMATNAMESİ
Sitemizin havuzu hepimizin ortak malıdır.
Havuzumuzda sadece sabah 10.00 – 10.20, 11.00 – 11.20 ve 12.00-12.20 dilimlerinde, öğleden sonra ise 15.00 – 15.20, 16.00 – 16.20 ve 17.00 – 17.20 seanslarında yüzünüz.
Havuz çevresinde koşmayınız, şakalaşmayınız hayattan zevk almayınız.
Havuz çevresinde yüksek sesle konuşmak, alçak sesle fısıldaşmak, çevreyi rahatsız edecek şekilde el işaretleriyle anlaşmaktan kaçınınız.
Havuza girmeden en az 1 saat önce yemek yemiş olunuz.
Havuza girmeden önce lütfen tuvalete gidiniz. Bir süre bekleyiniz, ıkınınız. Ayak temizliği başta olmak üzere duşta yıkanınız. Yüzerken stiller arasında geçiş yaparken de duş alınız.
Vücudunuzda deri enfeksiyonu, açık yara veya kesikler varsa havuzu kullanmayınız.
Havuz çevresinde bel altı bıçaklamayınız, topuğa sıkmayınız.
Havuz çevresine sadece yüzme amaçlı malzemelerinizi getiriniz. Terliksiz, günlük giysiler, ayakkabı, çanta, torba ve benzeri eşyalar ile havuz alanına girmeyiniz.
Yüzmek için yaratılmış gözlerde yaşlar niye?
Havuz çevresine yiyecek, içecek maddesi (Böyle deniyor) getirmeyiniz.
Kullanıcılar mayo giymek zorundadır. Yüzme amaçlı üretilmiş malzemeler dışında kot pantolon, futbol şortu vs ile havuza girmek yasaktır.
Havuza girmek için kullanılan mayonun içine iç çamaşırı giymeyiniz.
Havuza donsuz girmeyiniz.
Yüzme bilmeyenlerin havuza girmesi kesinlikle yasaktır.
Yüzme bilmeyenlerin havuzdan çıkması şansa bağlıdır.
Yetişkin, öğretmen veya cankurtaranın bireysel gözetimi olmaksızın 16 yaş altındaki çocuklar
tek başlarına havuza giremezler.
16 yaş altı çocuklar arkadaşlarıyla hiç giremezler.
Kullanıcılar havuza girmeden önce bütün takılarını çıkartmalıdır. (Don takı değildir.)
Havuza yabancı cisim atmayınız. (Size çok tanıdık gelen cisimler başkalarına yabancı gelebilir.)
Havuz kullanımında aksi bir uygulama olmadığı sürece havuzu boylamasına kullanınız. (Bunu ben uydurmadım!)
Yüzerken suyu dalgalandırmayınız.
Havuz yönetiminden özel izin alınmış çalışmalar dışında, havuz dibinden nefes tutarak yüzmeyiniz. Yiyorsa nefessiz yüzün…
Havuza girmeden önce varsa ağzınızdaki sakızı çöp kutusuna atınız. Yoksa çöpten sakız alıp, bir süre çiğneyip atınız.
Havuz çevresindeki şezlonglar amaçları dışında kullanılamaz. Üzerlerinde güneşlenme amacıyla uzanmayınız.
Havuz kenarında site yöneticisinin anasını…
Böyle devam eden tabelalar var… Bu tabelaların tek avantajı gölge yapmaları… Tabelaları amacı dışında kullanmayınız kuralı uygulmaya konulana kadar keyfinize bakabilirsiniz!
20.8.08
Eylül'de Gel
Heveslenen arkadaşlar için nelere dikkat etmelerini bir gün yazarım. (Küçük bir erteleme örneği daha)
Ana hatlarıyla başarılı bir ertelemenin temel noktalarını yazayım:
1) Bahane
2) Tarih
3) Sistem oturtma
Bahane:
Yapılması gereken şeyin, hemen yapılmaması gerektiğinin ispatlanması... Ertelenecek iş hemen halledilecek kadar basitse kapsamlı hale getirilmesi de bunun inceliklerinden biri...
Tarih:
Şık tarihler... Ayın biri, haftanın başı, yılın ilk günü gibi takvim şıklığının vurgulanması
Sistem Oturtma:
İşin kendisi dışında işle ilgili gereksiz şeyler üzerinde uğraşma...
Konuya neden burdan girdim bilmiyorum... Aslında bu blogun düzenli ziyaretçileri için bir açıklama yapmak istiyordum. Tatil dönüşü birikmiş bütün işlerin boğuşması içinde burayı ihmal edecek gibiyim biraz. Ama Eylül'ün birinden itibaren tekrar eski düzeni kuracağız burada...
O zamana kadar denk geldikçe...
19.8.08
1.8.08
29.7.08
arananlar listesi
Google’a kimbilir neler neler yazıyor insanlar? egekayacan.com’a ulaşan bazılarının neler yazdığını öğrenebiliyorum artık, teknoloji sağ olsun. Ne tip insanlarla bir arada yaşadığımız hakkında fikir edinmeniz için biriktikçe top10 listeleri halinde aranan kelimeleri paylaşacağım sizlerle…
10 . “Bana amını göster”
Google’la bunu yazan adam teknolojiden gerçekten çok şey bekliyor… Ya da google bazılarıyla daha samimi…
9 . “Havalı Olmak”
Havalı olmanın yollarını bilgisayarda arayanlar bulamayacaklar, asla bulamayacaklar!
8. “pakmaya neyle yapılır”
İnterneti böyle saf duygularla kullananlar da var… Yeri gelmişken, duyduğuma göre Pakmaya’nın formülünü sadece 4 kişi biliyormuş. Onlar da aynı anda aynı yerde bulunmuyormuş…
7 . “ter kokulu kızlar”
Mum kokulu kadınların devam filmi olduğunu umuyorum…
6 . “Am büyütme”
Neden? Geri dönmek için mi? Dünyadan tünel kazarak kaçmak gibi bir plan bu öyleyse…
5 . “Kız amlarını göster”
10 numaradaki adam google’ınkini beğenmemiş anlaşılan!
4 . “Osuran bir adam”
İnternette osurmak ayıp değil, geğirmek ayıp!
3 . “Ağlayarak Kaka Yapma”
Anlıyorum… Çok acı, ama anlıyorum…
2 . “Rus Salatası Nasıl Söylerim”
Bunu arayan adamın derdi ne bilmiyorum… Düşünüyorum ama bulamıyorum! Yazıldığı gibi söyleneceğini öğrenebildi mi acaba internetten? Bu arada google’a yazınca bunu, ikinci sırada benim sayfa çıkıyor!
Veee 1 NUMARAAAA
Birinin terliklerini koklamanın ne anlama geldiğini yorumlamayı uzmanlara bırakıyorum… Karşılıklı terlik koklamak falan da oluyor mudur? Ya da grup halinde, terlikler elden ele...
Neyse, benim esas merak ettiğim google’a “terliklerini kokladım” yazma noktasına nasıl gelindiği… Ne derece şiddetli olmalı ruhen yaşanan yıkım, benliğimizde ne kadar derin yaralar açılmalı ve nasıl bir zeka erozyonu yaşanmalı klavyenin başına oturmadan önce?
28.7.08
Pembe Sadece Bir Renk Değildir
Bu gerçeğe rağmen bütün erkekler göbeklerinden kurtulmaya çalışıyorlar… ‘Bu aralar acayip göbek yaptım, nasıl eriteceğiz bilmiyorum vallaha…’ diye birbirlerine gösteriyorlar. Göbek bir noktadan sonra büyük bir sıkıntı kaynağı…
Pipi öyle değil ama! Bir kere kimse ‘Bu aralar pipim acayip büyüdü…’ deyip arkadaşlarına göstermez. (Aslında gösterir… Yani öyle bir durum olsa bayıla bayıla gösterir. Ama maalesef pipi büyümesi diye bir şey yok! Enlarge – menlarge hep yalan). Pipiden kurtulmak için uğraşan da olmaz, mesleki zorunluluk dışında tabii (fuhuş, seyyar transseksüellik ve tasarımcılık gibi…)
“Erkeğe hafif göbek yakışıyor!” düşüncesi, “Önemli olan dış güzellik değil, iç güzellik…” düşüncesi ya da Ferhat Göçer gibi yaygın yanlışlıklardandır. Yakıştığı falan yok, ama kabulleniyoruz… Bir yere kadar! İki temel değerlendirmeyi aklımızda tuttuğumuz sürece sorunu (göbek) fazla büyümeden kontrol altında tutabiliyoruz:
1) Tepeden baktığında göbek yüzünden “pipini” göremiyorsan, başkası da göremez… o tarafa pek bakmaz!
2) Göbek yüzünden “ayaklarını” göremiyorsan, büyük ihtimalle bir açlık krizinde pipini yemişsindir.
Diet ürünler neden hep pembe?
Göbekten kurtulmaya çalışırken onun erkekliğin bir parçası olduğu hatırlatılıyor insana… “Makas değiştiriyorsun, farkında mısın?” deniyor aslında!
O yüzden diet ürünler hep pembe!
Tamam, bence de diet ürünlerin paketleri, normal insan ürünlerinin paketlerinden farklı olmalı… Ama neden pembe? Tatsız-tuzsuz olmalarının altını kalın kalın çizecek “gri” seçilebilirdi. Göbek eritmeye çalışan erkeklerin migros kasalarında pembe pembe paketleri kasiyerin önüne yığarken sıkıntı yaşamaları önlenebilirdi böylece… “Ooo, gri paket… Liflerle zenginleştirilmiş keçi boku! Ama bu erkekliğime halel getirir mi acaba? Yok ya, öyle olsa pembe olurdu… Alayım ben bunu…” dememizin önüne geçmeye çalıştılar, iyi niyetle… Bir de kötü niyetliler var!
Simsiyah kutuda Coca-cola zero… Neyin sıfırlandığını düşünmeyelim diye uğraşıyorlar. Kaslı kaslı adamlara light cola içirerek kandıramadılar çünkü!
Değerli hemcinslerim, (Cinsiyetçi Hareket Partisi olsa, genelbaşkan böyle başlardı konuşmasına…)
Elalem ne derse desin...
23.7.08
Resimdeki Gözyaşları
Donsuz gezen bu arkadaşların haklı olduğunu kabul etmek gerekiyor şu resme bakınca… “Biberimiz çok güzel… Lokum gibi yeniyor!” diyerek bu pozu veren bu iyi niyetli kardeşimiz, nasıl bir homo-erotik nesneye dönüştüğünün farkında mıydı? Elbette hayır…
Maalesef fotoğraf makinesi gerçekten ruhlarımızı hapsediyor… Mantıklı düşünmemizi engelliyor. Maymunlaştırıyor… Facebook’ta bir bakın sıradan insanların fotoğraflarına… En havalı olduklarını düşündükleri anlarda nasıl da acıklı hallerde görünüyorlar…
Ben kameraya bakmadan verilen poz hastasıyım! Ben de verdim o pozlardan birkaç tane, çok garip bir his. Fotoğrafı çekene “Bir tane de bakmıyorken çek…” diyorsun utana sıkıla, sonra başka bir tarafa bakıyorsun. Flaş falan patlamıyorsa fotoğrafın çekilip çekilmediğini de anlamıyorsun. Dijital makinelerin sesleri bazen duyulmuyor. Ağzını fazla oynatmamaya ve kafayla yakaladığın (yakaladığını düşündüğün) mükemmel açıyı bozmamaya çalışarak “N’oldu çektin mi?” falan diye soruyorsun… Çekmiş oluyor ,evet ama o fotoğraflar hiçbir zaman insanın umduğu gibi çıkmıyor…
Bu dijital makineler, gerçeklerle yüzleşmemizi sağlamalıydı…olmadı!
Fotoğrafların basılıp geldiği dönemlerde bahanemiz vardı. Zarfı heyecanla açıp ‘bakmadan verilen pozlar’ın hiç de umduğu gibi çıkmadığı fark eden insanlar kendilerini kandırabiliyordu. Meselenin çekim sırasında yapılan bir hatadan kaynaklandığını düşünüp bir sonraki makarada o pozu daha dikkatli deniyordu. Bu durum bir ömür boyunca sürebiliyordu. Şimdi fotoğrafçıdan gelecek sonucu beklemek diye bir şey yok! Mal gibi çıkıyorsun hemen makinenin küçük ekranına… Değişik açılar, dudak büzmeler, göz kısmalar, ağza sigara almalar falan… Ve hep aynı mallık! Belki de bir noktadan sonra insan alışıyordur kendine…
Erkekler son sözüm size!
Paranızı biriktirin, iyi bir makine alın! Kızlar fotoğraf çeken erkeklerin hastası… Yanına gidip de iki kelime konuşamayacağınız bir kızın, karşısına geçip “Çok ilginç hatların var, senin fotoğraflarını çekmek isterdim…” dediğiniz anda olayların nasıl gelişeceğine inanamazsınız! Ağzınız laf yapıyorsa, muameleciyseniz erotik fotoğraflara bile yönelebilirsiniz. Yalnız makine iyi olmalı, zoomlu moomlu… Düdük gibi makineyle hiç şansınız yok…
Diğer bütün konularda olduğu gibi burada da işlevi değil, boyu önemli…

- Sen mutluluğun kameraya bakmayan fotoğrafını çekebilir misin Abidin?
- Lafı olmaz Egecim... Ama mal gibi çıkarsın, baştan söyleyeyim!
Ege Kayacan'ın Sıradan Mucizeleri
Ege Kayacan
ne zaman bir alışveriş merkezinin önünde belirse
kapılar kendiliğinden açılır…
İçeri adımını atmasıyla da ardından kapanır.
O, akıl sır ermeyen bir sezgiyle
hangi kapının kendiliğinden açılacağını
hangi kapıya müdahale etmesi gerektiğini bilir.
Kimbilir kaç kez
sonsuza kadar durmayacak gibi dönen kapılardan
herkesin gözü önünde geçmiştir.
Tartışmaya gerek yok, bugün pek çok insan
günlük hayatında benzer kapılarla karşılaşıyor,
sorunsuz bir şekilde geçebiliyor.
Ama sorun bir kendinize,
hangisi öyle süzülüyor?
22.7.08
Ayıplı Mal
Yazık, özenmiş... ŞAns eseri üstünde "pimp" falan yazan bir kazak almış, sokakta turistler gülmüşler görünce. Duruma uyanınca mağazaya iade etmeye çalışmış; mahkemeye vermeyle tehdit etmiş. Mağaza da “Verirsen ver pezevenk!” diyerek adamı yollamış. Bana ayıplı mal sattılar , demiş adam gazetecilere. “Ayıplı Mal” yavan bir tabir normalde, bu durumda yerini bulmuş. Dava açacaktı, sonuçlanmış mıdır?
Mağazanın suçunu hafifletici bazı gerçekler var. Bir kere Pezevenk o kadar da ayıp bir kelime değil! Cümlenin yapısına göre anlamı değişiyor. Küçük bir çocuğa “Naber len pezevenk!” dediğiniz zaman sevgi ifadesi olabiliyor. “Bak sen pezevenge!” dediğimizde hayret; “Pezevengin arabasına bak!” dediğimizde hayranlık; “Nerede kaldı bu pezevenk?” cümlesinde de merak ifadesi olabiliyor. “Nada’da suyu 3 YTL’ye satıyor pezevenkler!” dediğimizde Fahir anlamında kullanıyoruz kelimeyi…
Bütün gazeteler alaycı bir şekilde yaklaşmıştı ama olayın olası yansımalarını değerlendirmek lazım. Dava örnek oluşturacak çünkü. Oğullarının küfürlü ya da seks esprileri içeren tişörtleriyle pazara çıkan anneler, “Double Trouble” yazılarının altına denk gelen sarkık memelerin sahibi teyzeler ve Slayer tişörtleriyle cam silen gündelikçilere de dava açma hakkı doğuyor. Mahkeme önlerinde pankartlarını ve memelerini sallarken görebiliriz bu insanları yakında!
Kazağın dolaba kalkmasıyla kapanacak bir meseleyi basın sayesinde herkes duymuştu. Bütün gazetelerde de fotoğrafı vardı mağdurun, elinde çirkin kazakla… (zevksiz pezevenk! (sevgi ifadesi)).
Gelelim işin en acı kısmına… Fotoğrafı Radikal’in internet sitesinden buldum ben. Jpeg’i “pez” diye kaydetmişler. Yazık… Pezevenk yazınca google’da çıkıyor mu adamın fotoğrafı diye baktım; neyse çıkmıyor.
NOT: Şimdi birileri google'da pezevenk ararken bu sayfa çıkacak karşısına, iyi mi! Google'da pezevenk mi aranırmış , diyenler "Keyword Analysis 2" başlıklı yazımı beklesinler, insanımızın neler aradığını öğrenecekler...
Fak - Fuk - Fok (fakir fukara foku)
Bugün Mustafa Koç ve Badem'i fotoğraflarını görünce başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Benim fokum (Kader) bunları gördüğünde neler hissetti acaba! "Tamam Badem'in babası ona para vermiş olabilir, ama ben sana sevgi verdim!" deme şansım da yok!
Tam sıçtık!
"Televizyon dizilerinde görüyoruz, zenginlerin çürümüş ahlak anlayışları, çarpık ilişkileri ve dağılmış aileleri var... Biz fakiriz ama mutluyuz!" diyerek avunanlardansanız aşağıdaki fotoğraf keyfinizi kaçıracak. Zenginlik, sevgi, mutluluk... Adamda fok gibi para var tabii!
20.7.08
Bir Bebek Büyürken I
Bebek büyürtürken anne ve babanın aklından çıkarmaması gereken şeyler var… Kitaplar ve internet sitelerinde yazmayan, doktorların anlatmaya çekindiği çok önemli gerçekleri yazmak bir baba olarak boynumun borcudur.
Bebeğinizdeki gelişmeleri, büyüme sürecinde gözlemlediklerinizi öncelikle eşinizle ve yakın ailenizle, sorun çıktığında da doktorlarla uzun uzun konuşabilirsiniz. Bunun dışındaki insanlar bu konularla zerre kadar ilgilenmez. Şu maddleri aklınızdan çıkarmamanız çocuktan sonra sosyal hayatınızın devam etmesini mümkün kılacaktır.
1) Bebeğinizin size çok sevimli gelen davranışları arkadaşlarınıza o kadar sevimli gelmez… Uzun uzun anlatmak sizi sevimsizleştirir.
2) Bebeğinizi misafirler karşısında hünerlerini sergilemesi konusunda zorlamanız bir çeşit işkencedir. (Bebeğe değil… Sizin maymunlaşmanız bilakis hoşuna gider.)
3) Bebeğinizin ilginç cümleler kuruyor olması hali hazırda daha ilginç cümleler kuran insanları zannettiğiniz kadar şaşırtmaz. Hele bebek yanınızdaysa onun söylediği ilginç cümleleri aynen tekrarlamak sizi sosyal ortamların aranan siması yapmayacaktır!
4) Bebeğiniz süperzekalı değildir, gerçekten değildir.
6) Diğer anne babalar kendi çocuklarını anlatmak için sizin susmanızı beklemektedir, sıkıcı hikâyeler dinlemek istemiyorsanız anne baba paslaşarak durmaksızın konuşmayı sürdürmek gereklidir.
7) Bebeğinizin kırdığı şey için “Önemli değil, çocuk işte ne bilsin…” demeden önce kırılan şeyin sahibinin ne diyeceğini beklemek yerinde bir davranıştır…
8) Bebek kakası da eşek kadar adamın kakası kadar kötü kokar! Arkadaş ortamlarını bebeğinizin kakasıyla renklendirmeden önce kendi kakanızla renklendirip nabız yoklayın!
9) Bebeğinizin fotoğrafları bebeğinizden daha sevimli değildir… Düğün fotoğraflarınız gibi!
10) Birinin sizi dinliyor olması ilginç bir şey anlattığınızın göstergesi değildir.
11) Birinin size bakıyor olması sizi dinlediği anlamına gelmez.
12) Birinin size bakmıyor olması, onu dürtüp bebeğinizi anlatmanızı beklediği şeklinde yorumlanmamalıdır.
13) İnsanların sizi daha seyrek arıyor olması nadiren işlerinin yoğunluğuyla ilgilidir…
14) İnsanların sizi aramayı tamamen kesmesi ikinci çocuğun zamanının geldiğinin göstergesidir.
Unutmayın,
Çocuğunuz büyüyüp sizi sıkıcı bulmaya başladığında arkadaşlarınıza ihtiyacınız olacak!
18.7.08
Türçeler, Türkçelerimiz...
Türkçemiz elden gidiyor feryadını duyunca da aklıma hep o donsuz adam geliyor! (Tamam, itiraf ediyorum o donsuz adamın aklıma gelmesi için bir şeye gerek yok! Zaten aklımdan çıkmıyor!) Şimdilik o kadar korkulacak bir durum yok ortada, kıçımızda donumuz var! Ama donumuza “boxer” demeye başlamamız bir gösterge!
İşim konuşma üstüne, Türkçeyle ilgili tartışmalar beni ilgilendiriyor haliyle! Gelişmeleri okudukça umutsuzluğum artıyor. Hele ara ara yeni Türkçe kelimeler gündeme geliyor ya, o zaman susalım gözlerimiz konuşsun artık diyorum.
Önceki cümleyi “falan oluyorum” diye de bitirebilirdim. Ben hiç kullanmasam da tam yerinde ve çok şık kullananlara denk geliyorum bazen. Hoşuma da gidiyor doğrusu… “Falan olmak” gibi yeni ifadeleri dilde bozulma olarak görenleri de sıkıcı buluyorum. Sıkıcılık o kadar önemli bir sorun değil elbette ama bu görüş tutucu da! Dil gibi yaşayan bir araca böyle bir tutuculukla yaklaşmanın sonuç getirmeyeceğine inanmak için yeterince nedenimiz var!
Yeni ifade biçimleri konusu şimdilik dursun, yeni kelimelere bir bakalım…
En başta şunu söylemek lazım:
Yeni kelimler konusunda işi sadece TDK’na bırakmamak gerektiği ortada… Sonuçta burası bir avuç , gerçekten bir avuç, dilbilimcinin ayakta tutmaya çalıştığı bir kurum. Karşılarında da teknoloji, moda, popüler kültür, felsefe gibi alanlardan durmaksızın yağan yeni kavramlar var, bir kenarda bekleyenler de cabası…
Bir şunu ekleyeyim:
Dil konusunda herkesin önerilerde bulunma hakkı vardır… Bunu konuşarak bile yapar aslında! Dahası işlerini dili kullanarak yapan sanatçıların, medya çalışanlarının dili geliştirme görevi de vardır. Kendi adıma dili doğru kullanma, inceliklerini değerlendirme ve yeni ifade biçimleri deneme konularında radyoda da yazıda da üstüme düşeni yapmaya çalışıyorum. Bu konuda yazıyor olmak da işin bir parçası…
Kelimeler, kelimelerimiz…
“E-mail’e “e-posta” mı “e-mektup” mu diyelim?” tartışması yapılmaya başlandığında “e-mail”i yıllardır kullanan insanlar vardı. Şimdi “emek” diyenler var. Bazı şeyler dile nasıl girerse öyle kalıyor. Bilgisayar mesela… “Compute” etmenin tam karşılığı değil belki ama, bilgisayarlar hayatımızın her alanına girmeden Türkçeleştirmemizin faydasını görüyoruz. Dünyada şimdi yaygınlaşan “pc” kelimesi Türkiye’de hala “bilgisayar” kelimesinin yerine geçemedi mesela! Ciddi bir başarı…
Gel de aynısını “uçan top” için söyle! Uçan top… Ben spor konusuna çok hakim olduğumu söyleyemem, ama topun uçmadığı bir oyun bilmiyorum! Türkçeye “veleybol” olarak yerleşmiş bu oyuna bu noktadan sonra bir isim vermeye çalışmak, her şey bir yana, Türkçe konusundaki hassasiyetin gülünçleşmesine neden oluyor.
Gazeteler yeni kelimlerle ilgili haberleri “Bundan sonra bu kelimeler kullanılacak!” diye veriyorlar! Ben size hangi kelimelerin kullanılmayacağını yazayım…
depozito “güvence akçesi”: Bir kere uzun… Para yerine akçeyi kasmak da anlamsız. Nasreddin Hoca fıkrasında mıyız? Bu arada depozito’yu sadece kiralık ev sözleşmesindeki haliyle değerlendirmek de eksiklikç
finanse “akçalanmış”: Akçalanmış (neden akçelenmiş değil?) finanse edilmiş anlamına geliyor anladığım kadarıyla. Finans alanında çalışanlar, akçalayıcı; Finansal Yapı, “akçalanım” mı?
ipotek “tutu”: Genelde kısa olan ve söylemesi kolay olan kelime tercih ediliyor dilde. Bu durumda tutu ipoteğin yerine geçer gibi geliyor ama kavram olarak “ipotek” kulağa hoş gelen “tutu”yla pek bağdaşmıyor. “Zaten evimi de tutu ettirdim! Ne yapacağımı bilmiyorum şimdi! Tu tu tu!..” diyen adamın derdini sempatik hale getiriyor! Geri bu öneride son sözü bankalar söyleyecek, formlara ne yazarlarsa o!
CD “yoğun disk”: Burada ne yapılmaya çalışılmış anlamadım… Türkçeleştirme kavramların içerdiği kelimelerin Türkçe karşılığı söylemekse otomobil yerine kendinden hareketli diyelim. Gerçi ben araba demeye devam ederim, ayrı…
zapping “geçgeç”: Biraz zorlama… Geçmece daha doğru olurdu ama önemi yok çünkü zapping kullanılan bir kavram değil. Bir ara hoşuna gitmişti insanların, unutuldu gitti. Elinde kumanda olan birine “Zapping yap bakalım!” diyen yok herhalde günümüzde. “Şu kanalları bir dolaş…” deniyor genelde. Bunu bırakıp “geçgeç yap!” mı diyecekler?
fabrika “üretimevi” Biraz geç kalınmadı mı? Hadi CD’yi anladık da fabrika’ya yeni mi uyanıldı! “Fabrika Kızı” şarkısından sonra biraz zor!
otizm “içeyöneliklik” : Hem uzun, hem tekerleme gibi… Bu arada hakkını verelim, tıp alanında terim üretme konusunda çok başarılı olunmuş.
türbülans “burgaç” : “Kaptan burgaca girdik!” “Ne? Neye girdik? Dönüp duruyoruz ama türbülans demeye dilim varmıyor!” Düşecek olan uçaktakilerin problemi değil sadece, bizler de bu kelimeyi kullanacağız aşağıda…
amblem “belirtke” : Kaka “Sıçırtka” nasıl olmadıysa bu da öyle…
Afiş “ası”: Afişlerin sadece asıldığı dönemlerde ya da asılan her şeyin afiş olduğu bir dünyada belki…
Bunlar dışında, tutacağını düşündüklerim:
aktivite “etkinlik”,
aktüel “güncel”,”,
ambulans “cankurtaran”,
amortisman “yıpranma payı”,
anarşi “kargaşa”,
arşiv “belgelik” (müzik arşivi konusunda yetersiz kalıyor),
atölye “işlik” (Atölye, atelye tartışması da bitecek sonunda…)
Sona sakladığım kelimelere gelince… TDK’nın bütün çabalarını komediye dönüştüren şaheserler:
badminton “tüytop” : İki adet kıllı, tüylü topla oynamak ne zamandan beri spor! Diğer bütün oyunlar Cilloptop mu?
aspiratör “emmeç”: Somurgaç da olabilirmiş, ucundan dönülmüş…
Çok eğlenceli ve çok zengin bir konu bu… Yine dönülecek ama bitirmeden önce bu da benden olsun:
Gömmeçli Emmeç: Ankastre Aspiratör, mutfaklarda sadece yiyiş oluyor diyenlere en güzel cevap!














