15.3.11

Ege Kayacan'ın Macera Dolu Dünyası 42. Macera

Ege Kayacan, pek çok kez restoranlarda/lokantalarda yemek yemiştir. Onun için "tam bir restoran/lokanta aşığı" diyenler de olmuştur.*

Bir restoran anısı
(kendi kaleminden)

"Bir seferinde bir pidecide 'kıyma-kaşar tek' siparişi verdim. Makul bir süreden sonra önüme yarısı kaşarlı yarısı kıymalı bir pide geldi. Garsona neden karıştırmadıklarını sorduğumda şu kelimeleri yan yana getirdi:

- Biz aksi söylenmedikçe kıyma ve kaşarı karıştırmıyoruz!

Bu cevap beni şaşırtmıştı doğrusu.
Buna benzer başka anılarım da var..."

Eee... Sonuçta Ege Kayacan, her gün macera her gün heyecan!




*Aslında kimse böyle bir şey söylememiştir.

14.2.11

Vızıltı

Neredeyse benim bile unuttuğum bir proje hayata geçiyor... gibi.
Kıp kıp kıp...
Bugüne kadar yaptığım işlere çok benzemekle birlikte bambaşka şeylerle uğraşıyor olacağım önümüzdeki günlerde.
"Sürprizi kaçmasın!" derdiyle bir şey anlatmak çok zor... Yine de havaya girmek için baktığım resimleri buraya koyayım. Anlayan anlar...



Yeni stüdyo... Kıp kıp kıp...

11.2.11

Gerçek Komiklik

Esprilerle şakalarla uğraşıyoruz ama hayatta gerçekten komik anlar var, onların yanına bile yaklaşamıyoruz ne yaparsak yapalım…

Gerçek hikâye… Arkadaşım bodrum yolunda sevgilisiyle arabada… “Aşkım ben gençken bu dağlarda otuzbir çekerdim!”

Hey yavrum hey! Varın da dağlara, efeler aman!

“Otostop” demek istiyor ama kafa gitmiş…

Bu tip şeyleri uydurmanın imkânı yok!

Başka bir hikâye… Kızı ilk buluşmada dönerciye götürüyor… Kız bir buçuk söyleyince bütün hesap altüst oluyor, parasızlık belli olmasın diye arkadaşım salata yiyor! Kız iştahla yerken sen neden yemiyorsun diye soruyor… “Ben lezbiyenim!” diyor herif… Kafadan ne geçiyorsa…

Bu da benim başımdan geçti…

Kızı hastaneye götürmüşüz, ben de leş gibi hastayım… Muayene bitmiş, arabayı getireceğim… Hastanenin kapalı parkına ilk defa park etmişim, çıkışı bulamadım. İçerde araba yıkanan bir yer var oraya gittim…

-nereden çıkıyoruz?

- kapandı burası?

- Nasıl kapandı ya?

- Yedide kapanıyor?

-Nasıl kapanıyor yedide ya? Niye söylemiyorlar girişte?

- Yani kusura bakmayın?

- Ne yapacağım ben şimdi? Bırakacak mıyım buraya arabayı?

- Bilmiyorum abi… Sabah da gelebilirsiniz?

- Kardeş benim karımla çocuğum dışarıda bekliyor beni, çocuk hastanesinin önünde? Lütfen bu seferlik bir şey yapın ya!

- Kapattık abi…

- Hocam yapma! Ne yapacağım ben taksiyle mi gideceğim yani? Lütfen ya…

- Eee…. İyi o zaman dışını bir silelim istersen…

Ben bu noktada kapının açılması için arabayı yıkattırmam gerektiğini ima ediyor diye sinirleniyorum!

- Hocam bekliyorlar diyorum, yıkatamam şimdi! Deyince…

Bir süre boş boş bakıyoruz birbirimize… “Şuradan…” diyor sonra… Çıkıyorum uzun süredir açık kapıdan…

Yolda kendi ikna kabiliyetimden etkilendim ama! Başka bir şey için de ısrar edebilirdim yani, kötü niyetli olsaydım…

- İyi o zaman biraz yiyişelim bari

Dedirtirdim ben ona! Ama dedim ya karımla bebek bekliyordu acilin önünde…

9.2.11

Yandım Anam

Kadınların fantezilerini itfaiyeciler süslüyormuş... Ayrıntılı haber milliyet gazetesinde! Nedenleri konusunda yorum yapılmamış ama her şey açık aslında!

Bir kere ellerinde upuzun hortum var! Kaskın şekli belli... İtfaiye arabaları kırmızı, bir de uzadıkça uzayan merdivenleri... Hepsi erotik!


Diğer mesleklerde bu kadar sembol bir araya gelmiyor... Misal radyoda mikrofon var, onu da kendi ağzımıza dayıyoruz... (Mesleğimden tiksindim!)

Ama esas olay ateşe dalma!

Ateşle temasa sadece sigara yakarken giren erkeklerin itfaiyeci karşısında şansı yok!
Tek çare mangalda iyi olmak...




7.2.11

Hüznün Prensi (HP)

Eski bilgisayarım bir insanın 1 saatte yapacağı işi yarım saat kırkbeş dakikada hallediyordu… Çok uzun bir süredir yenilenmesi gerekiyordu. Yok ya idare ediyor işte, cümlesi inandırıcılığını yitireli çok olmuştu.

Sonunda yenisi geldi…

İnsan bir sevinir değil mi? Benim içimi hüzün kapladı… Yenisiyle eskisi masada yan yana dururken ağlamaklı oldum birden. Eminim HP’nin de gözlerinde iki damla yaş birikmiştir… (gerçi o damlaları akıtması için birkaç kere restart gerekecekti, eminim…)

HP’nin o ezgin hali yüzünden yeni bilgisayarımdan soğudum… Burnu büyük, karşısındakini küçümseyen bir yazılımı varmış gibi geldi. “Sen hala xp mi kullanıyorsun?” diyordu sanki. Uzun zamandır paraya kıyıp almadığım kablosuz mouse’u Sony’ye takmam son darbe oldu… Eski mouse’un kablosu boynuma dolandı; nefesim kesildi adeta.

İçindekileri silerken kendimde değildim zaten… Anıları birer birer thrash’e (İngilizce kullanıyorum windows’u) giderken son kez içimi titretti… Resimler, şarkılar birer birer yok oldular… Folderlardan birinde iki bölüm Lost çıktı karşıma, 4.üncü sezondan… Yarıda bırakılmış birkaç şarkı altyapısı; bir iki eksik sahnesi kalmış senaryolar… Hepsi yeni bilgisayara taşındı aslında, ama yok oldular bir yanlarıyla…

Boşalan salça kavanozlarını çöpe atarken(artık saklayamıyorum, Bürge buluyor.), ya da bir kenara ayırdığım kartonları kapının önünde bulunca yaşadığım duygulardan çok daha yoğununu yaşadım HP’yi Sony’nin kutusuna koyarken. (O kutuyu kullanacağıma ikna etmiştim Bürge’yi neyse ki…) Bazı sorunlarım olabilir ama vefalıyım galiba.Ya da eşyayla ilişkimi bir kez daha gözden geçirmem gerek…

Aklınızda olsun: Bir şeyin üstüne çıkartma yapıştırdığınızda ruhunuzdan bir parça da yapışıyor oraya…

31.1.11

AVM Show

Son gösteri sırasında üçümüz de istanbuldaydık, bir takım işlerimiz vardı...
Kıp kıp kıp kıp...

Otel odası eğlencemiz rezaletle sonuçlandı:

3.12.10

Arsenik vs Jöle

NASA’nın açıklaması fos çıktı…

Açıklanan şeyden değil, açıklamadan bahsediyorum yanlış anlaşılmasın…

Bir bakterinin arsenik hastası olduğu ortaya çıkmış,

Bugüne kadar hep yanlış şeyleri kafaya taktığımız, evrene at gözlüğüyle baktığımız, evrende dünya dışı yaşam olma ihtimalinin eskisinden çok daha fazla olduğu anlaşılmış…

Daha ne?

Orası tamam da, o saçlar ne?

Dr. Felise Wolfe Simon

Hadi makyajı geçtim, koca nasa’da bir fırça yok mudur? Bütün parayı teleskopa mı yatırdınız? Şöyle biraz süslenip çıksaydınız dünyanın karşısına, şu anda herkes bakteriden bahsediyor olurdu… Ama ikinci dakikada heyecan kaçtı.

“UFO bekliyorlardı, ondan hayal kırıklığına uğradılar.”demesin kimse. UFO değil, biraz özen bekliyoruz biz…

Yıllarca pozitif bilim üç temel prensip üzerinde gelişti…

Yağlı kafa, sünmüş hırka, pis sakal…

Bilim bu değil…

“Şimdi, bizim kafalar hep çok yoğun olduğu için bu tip gereksiz şeylerle uğraşacak vaktimiz kalmıyor…”

Haaa… Kardeş o bilgisayarlar ne güne duruyor? Onlar sen saçını tarayabilesin diye alındı oraya!

Ama hanımefendinin zerre suçu yok! Eminim Nasa’daki ilk gününde heyecanla hazırlanıp gitmiştir; üstü başı da zihni gibi pırıl pırıldır… Ama orada hıyarın biri “Mankenlik yapacaksanız podyuma hanımefendi… Bura Nasa!” demiştir. “Ulan NASA’ya araştırmaya mı geldik, Sitelerde mobilya mı bakıyoruz… Sen önce üstündeki hırkaya bak!” cevabını verememiş, gözyaşlarını içine akıtmıştır. Böyle bir olaydan sonra bir daha eline ruj alabilir mi o kızcağız?

Değişim zamanı geldi

“Biz bugüne kadar evrene hep bir açıdan baktık, şimdi ufkumuz daha geniş!” diyerek büyük bir adım atıldı. Esas adım biliminsanlarının kendilerine yeni bir şekil vermesiyle atılacak. Biliminsanı dediğin pasaklı olur!” önyargısıyla yeni şeyler bulmanın imkanı yok! Sosyal bilimlerde devrim yaratacak çalışmaların kolları yamalı ceketlerden vazgeçilmesinden sonra gün ışığına çıktığını unutmayalım. Aynısını diğer alanlarda da görmek istiyoruz.

Sakaldan vazgeçin diyen yok!

Son olarak şu sözü aklımızdan çıkarmayalım:

“İlim yağlı kafada değil, özgür zihindedir…”

27.11.10

Şahsi Şov 24 Kasım IF

24 Kasım IF gösterisinden dikdörtgenler... (gerçekçi olalım!)

Muzaffer Büyükkaragöz'ün ellerine sağlık... Fotoğrafların keyfini tam çıkaramadım, tamamen benim mallığım. Gerçi facebook'un da biraz hatası var!

Fotoğrafların altındaki yorumlara bakıyordum, acaip havaya girmiştim. Ulan millet amma hastası olmuş falan, diyordum.

Sonra işler giderek garipleşti...

Yorumlar şöyle:

":) süper fotoğraflar eline sağlık"

"YA BAYILDIM BEN BU RESİMLERE"

"eh insan güzel olunca, bir de seven gözler ve eller çekince muhteşem fotoğraflar çıkıyor:) Allah nazardan saklasın ikinizide"

"heleki ilk fotoğraf muhteşem...

ama çeken değil çekilen GÜZEEELLLLLLLLLLLLLLLL..

allah nazarlardan saklasın seni canım benimm."

"ALLAH BAĞIŞLASIN:))"

Neyse ki son yorumda duruma uyandım...

"ben güzelim ama benim dayımda süpey süpeyy süpeyyyyyy ne habeyyyy kimin var böyle dayısı"

"Dayı derken?.." düşüncesi sayfadaki sevimli bebek fotoğrafıyla birlikte zihnimde yankılanmayı bıraktı...

Ama nazarlardan saklanma falan... Her ne kadar garip gelse de, içimi ısıtmıştı... Ne bileyim, hoştu yani...

Ben biraz daha glee seyredeyim...


20.10.10

Şahsi Şov'dan Kareler

13 Ekim Old City Comedy Club gösterisi güzel geçti... Yeni hikayeler sadece bana komik gelmiyormuş, kahkahalarla tescil edildi, gelen&gülen herkese teşekkürler...

Seyirciler arasında fotoğraf sanatçısı Nur Acar Tangün'ün de olması gecenin en güzel olaylarından biriydi. Neden derseniz...

En başta şunu bir kez daha anlamış olduk: Biri fotoğraflarda mal gibi çıkıyorsa, bu her zaman onun mallığının bir göstergesi değildir. Fotoğrafı çeken iyiyse herkes artist gibi çıkabilir. Misal ben!

"Epiphone Casino, Edge ya da John Lennon'ın elinde çok havalı görünüyor, benim ki neden o kadar parlak değil?" sorusunun da cevabını almış olduk... Fotoğraf sanatı!

Bir de şu var: Kameraya bakmadan fotoğraf çektirmenin sırrı gerçekten kameraya bakmamakmış...

Buraya fotoğraf koymak, "bakın ne güzel çıkmışım!" demek gibi bir şey... O yüzden fotoğrafların devamını tam da bu amaca hizmet eden facebook'a koydum.



5.10.10

Çöl Fırtınası

Bugün pilot bölümü yayınlanan Çöl Fırtınası'nın hikayesini kaçıranlar için özet geçiyorum...

Tarih öncesi dönemlerde çöllerin hakimiyetini eline geçiren karavezir Dışdiri, günlerini zulüm ve sefa içinde geçirmektedir. Oynak cariyesi Şonk'un tükenmek bilmeyen yakut sevdası yüzünden halkına uyguladığı zulüm son zamanlarda iyice artmıştır.

Şonk gerçekten de çok oynaktır...

Dışdiri'nin Şonk'u oynattığı günlerden birinde karavezir'in büyücüsü (ilk bölümde ismi verilmedi) Çöl Fırtınası'nın yaklaşmakta olduğunu haber vererek Dışdiri'nin bütün tadını kaçırır...

O esnada her şeyden habersiz Gubi, biriktirdiği parasıyla ilk devesini almak için çarşıya iner. Gubi kuyu kenarlarında biten otları yolma sektöründe çalışan sıradan bir çöl gencidir. Ama hayatı değişmek üzeredir... Gubi devecide beyaz bir deveye yönelmişken arkalardan bir yerden çıkan kara bir deve, ısrarlı tavırlarıyla dikkatleri üzerine çeker... Gubi devesini tımar ederken deve konuşur... Adının Mırra olduğunu söyler.
Konuşan Deve Mırraâ

Deve konuştukça Gubi'nin şaşkınlığı artacaktır... Çünkü Mırra'ya göre Gubi aslında kayıp veliaht Prens Luksor'dur. Mırra Gubi'yi maceradan maceraya koşmaya davet eder... Gubi kararsızdır. Bir deveyle konuşuyor olmak ona "Hangimiz Eşek?" adlı televizyon dizisini hatırlatmıştır. Birden bastıran kum fırtınası, kararsızlık bulutlarını dağıtır.

Gubi maceraya hazırdır...

Yunus Bülbül

Salı sabahları 9.30 gözünüze kum kaçmasına hazır olur!






2.10.10

Şahsi Şov Yeni Sezon

Şahsi Şov'un yeni sezonda ilk gösterisi 13 Ekim Çarşamba, saat 21.00'de İstanbul'da, Taksim'deki Old City Comedy Club'da. Çocuk masallarıyla ilgili yeni bir hikayem var, beğenirsiniz umarım. Bu arada bu blogun okuyucuları havalı görünmeyle ilgili sıkıntılarımı biliyorlardır. "Çok havalı fotoğraf makinem var, biraz da photoshop'la seni twilight'taki çocuğa benzetirim..." diyenler benimle egekayacan@gmail.... ' den irtibata geçebilirler... (makineyi titretmeyeceklerse biralar benden...)

25.9.10

"event"lere yan basmayalım!


Hayatında televizyondan başka bir eğlence olmayanlar için (kendimizi kandırmayalım) yılın en heyecan veren günlerindeyiz... Yeni sezon başladı! en heyecanlı yerlerinde biten eski dizilere kavuşmanın mutluluğu, yeni başlayan dizilerin heyecanıyla perçinleniyor...
Kendi adıma şunu söyleyeyim... Benim artık saçma sapan dizilerle kaybedecek vaktim yok! İleriye yönelik ciddi bir şeyler arıyorum. Bu arayışımda çok örselendim... Sezon ortasında yayından kaldırılacak dizilerle gönül eğlendirme peşinde değilim!

Bu senenin konuşulacak dizisi de The Event olacak gibi görünüyor. Konuşulacak tamam... da ne olacak? İkinci bir flashforward rezaleti kaldırabilecek haliniz var mı?

Durumum şu:

İkinci sezon garantisi olmadan hiçbir diziye başlamam diye bir laf etmiştim...

Diğer taraftan da bir popüler bir dalga varsa içinde olmam şart, gibi bir prensibim var. Millet heyecanla her hafta bir bölümünü seyredip tartışırken dışında kalmak istemiyorum. Bölüm aralarındaki o sabırsız bekleyiş, sezon finallerinin yarattığı heyecan yüklemesi, yorum okumak, teori karşılaştırmak falan... Bunlar olmadan kuru kuru dizi seyretmek ne demek? Lost'u bugün ilk bölümden başlayarak izleyen adamın kaçırdıklarını düşünün.

Keşke televizyon izlemek eskisi kadar kolay olsaydı...

3.9.10

Arananlar Best of Summer 2010

Eskiden bunlara yorum yazıyordum ama nafileymiş şimdi anlıyorum… daha komik olmaya çalışmanın alemi yok. Egekayacan.com'a ulaşmak için google'a yazabileceklerinizden bazıları:

TOP 10

dediki naber dedi

boyun beyin mr sonuclari normal dedim ama

bilek çorap giyen erkekler

KUKUMANJERO

örnekli patlıcan böreği

ege kayacan olmak istediğim kişi

esrar içine ne yedirirsen yeniden gelir

uykudayken attırılan imza geçerlimi

batıl inançlar osurmak

nejatin pipisinin son durumu


 

SMASH HIT

japonca allah meşgul ben yardımcı olayım yazmak

1.9.10

Lost Finali (gecikmiş veda)

Lost'un finaliyle ilgili söylemem gereken ilk şey : hikayenin henüz bitmemiş olduğu… Disney hikayenin etinden, sütünden ve şu an için kestiremediğimiz her yerinden yararlanacak! Sindirella'nın iki ayrı filmi daha var, oradan hesabını yapın! Birinde galiba ayakkabı vuruyor falan…Ortaya güzel şeyler çıkarsa ne mutlu bize. Olmadı "Bozdular abi, ilk sezon güzeldi…" türevi cümlelerimiz hazır zaten.

Gelelim yarı finale…

Önce şunu yazalım: Hala finali izlememiş olanlar varmış… Bu yazı bu kadar erteledikleri keyiflerini kaçırmasın. İzleyip okusunlar.

Sonra finale gelelim…

Daha sezon başlamadan, hatta ortada en ufak bir ipucu bile yokken Jack'in akıbetini bilen bir adam olarak yeterince hava atmadım… (http://www.egekayacan.com/2009/12/hangisi-olecek.html) Onun havasını bir atayım önce! Nereden bildim? Seyirci içgüdüsü… Sezon başladığında meselenin Jack ve Locke arasında çözüleceği belli olunca son mücadelenin yüksek bir yerlerde gerçekleşeceğini de yazasım gelmişti. Ama adada öyle uçurum gibi bir yer yok diyerek vazgeçmiştim. Varmış… "Yüksek yerlerde büyük olaylar olur…" diyen hollywood kanunu'na uyuldu…

İyi de ne oldu?

Sorular cevapsız kaldı diyenlere kısmen katılıyorum… Cevap olarak beklenen şeylerin ne olduğu konusunda ayrılıyoruz herhalde… Kutup ayılarının olayı neydi? Cevap belli bu hayvanlar manyetik alanlarda yaşadıkları için bu ortamda gözleniyorlar falan. Ama işte bir cümlelik açıklamalar ne kadar net olursa olsun bir hikaye kadar etkili olmuyor. Tatlı bir dharma hikâyesinin içine yedirilebilirdi, mest olup izlerdik. Bunun gibi bir dünya malzeme vardı, bir sezon daha giderdi… Hoşnutsuzluk buradan kaynaklanıyor.

Hayatının en önemli deneyimini bu diziyle yaşamak isteyenler hayal kırıklığına uğramış olabilirler… Haklılar, ama bu kafayla daha çoook hayal kırıklığı yaşarlar. Adam gibi bir final bekleyenlerin hoşnutsuzluğu da haklı sebeplere dayanıyor. "Adada işler karışınca bir kapatıp açmak lazım… Orada bir daş var, onu kaldır… Sonra yerine koy!" şeklinde özetlenecek bir son kesmedi kimseyi. Neden böyle oldu peki? Malzemeyi bitirmemek için… Adanın sırrından ayrı film çıkar, adaya sonradan geleceklerden ayrı dizi çıkar… Kızgın seyirciler en başta suyunun suyu diyerek burun kıvırsa da yine seyredilir. Neler neler seyrettik bugüne kadar…

Son sideways hadisesinin bağlandığı yer de asaplarını bozmuş insanların… Ben duruma biraz duygusal yaklaştığım için beğendim açıkçası. Hayatımdaki önemli insanlar kim acaba diye düşünme fırsatım oldu. Kuru kuru sorulmuş bir soru, ya da aynı temayı işleyen bir film aynı etkiyi yaratmazdı. Şart mıydı, değildi tabii! Bir taraftan da Charlie öldükten sonra mutlu sona en yakın şey bu olacaktı… Söz konusu diziler olunca ne seyrettiğin değil, kimlerle nasıl seyrettiğin, ekran başında ya da sonrasında olayları değerlendirirken neler yaşadığın da önemli… (mesela ben düzenli downloadlarımla kayınpederin gözüne girdim.)

Bu kadar yıl boşuna izlemişiz diyenler haklı. Neyse ki artık bahaneleri kalmadı; Mars'ta yerleşik yaşam üzerine bilimsel çalışmalarına kaldıkları yerden devam edebilirler.

Şimdi biraz önümüze bakalım…

Benim lost'tan bundan sonraki beklentim geriye dönük bir hikâyeyle karşımıza çıkmaması… "Bu daşı bura koyalım…" diye biten bir şey izlersem gerçekten ağzımı bozacağım… Sonradan ne olacak onu izleyelim. Gemimi gelir, yine uçak mı düşer bilemem… Ben hikâyenin gidişine bakarım. Başını arada inceden anlatsınlar bize.

Film olmasın yalnız, çabuk bitiyor…



4.8.10

Gitar Alacaklara Tavsiyeler

Yeni bir gitar alayım, dedim. Haziran başıydı… Konu geçenlerde kapandı… Gitarcılarda kedi gibi dolaştım, online müzik mağazalarını ezberledim, okumadığım forum kalmadı bir ara çakma çin gitarlarına (replica diyorlar kibarca) bile meylettim. Sonunda aradığımı buldum…

Daha aramaya devam ederdim de… Büyük bir aydınlanma yaşadım! Bir anda her şey berraklaştı… Ben yandım başkaları yanmasın diye yazıyorum bunları…

  1. Önce gitarın tipine bak! Sesi falan ne yapacaksın? Hangi gitarcıya özeniyorsan onun gitarına benzeyeni bulacaksın… Kimi dinlerken/izlerken içinde bu heves uyandıysa onunkine benzeyen bir model bulacaksın. Bu iş havaya girme meselesi! Sen Jimmy Page gibi çalmaya başladığın zaman Gibson zaten kapına gelir; bizim gitarlardan çalsana, der…
  2. Arızası olmayanı bulmaya çalış! Cızırdamasın, ötmesin… Adamın asabını bozmasın… Burada biraz şans da devreye giriyor. Ağaç sonuçta… Oynar. Bir de üreten Çinli arkadaşların o günkü ruh hali önemli… Ucuz ağaç ve yavan işçilik gitar ve keser sapının ortak özellikleridir. Yaygın markalar, güvenilir dükkanlar gitar sorunlu çıksa da en azından çözümünde yardımcı olacaktır…
  3. Klavye rahat olsun… "Les Paul'lerin klavyesi biraz kalın oluyor, ama ben Slash'e özeniyorum… Ne yapacağız?" diyorsan yapacağın şey belli… Les Paul alacaksın…
  4. Tonları o kadar da büyük mesele değil… Dükkânda denediğin gitarın sesi hoşuna gidiyorsa tamamdır. Yalnız eve gidince aynı sesi alamayacaksın. Dükkândan çıkarken gitarları değiştirmiştir adiler, diye düşünme… Cillop gibi lambalı ampliyle evdeki ucuzu aynı sesi vermeyecek!
  5. Ağacıydı, boyasıydı falan… Lütfen… Zaten efektlerden sonra o nüansları ayırt etmek herkesin harcı değil… (Herhangi birinin de şıp diye "Hmm, bu bariz nitro finish!" diyebileceğini zannetmiyorum. Ama sohbet konusu işte gitar hastaları arasında)
  6. Ampliyi dert etme… En süperini alsan da sesini açamayacaksın zaten evde… Sahneye çıkıyorsan bilemem. Al güzel bir processor, tak kulaklığını bağırt istediğin kadar. Bu noktada da dijital-analog ikilemi var. Yalnız bu konuda kestirip atamayacağım, analog gerçekten fark ettiriyor kendini… Ama düşük bütçeyle efekt zenginliği yakalamanın yolu dijitalde…
  7. Marka… Çok önemli… Gibson 25.000 dolara gitar satabiliyor bu sayede! İşçilik mişçilik, malzeme diyorlar… Lütiyelere çalışmaları sırasında devamlı masaj yapılsa da, öğle yemeklerinde her öğün İskender söyleseler de öyle bir maliyete ulaşmak mümkün değil… Ama işte bir gitarın üstünde Gibson / Fender / … (Özenilen diğer markalar) yazması çalanı büyüleyen bir şey… Eline aldığın zaman duygulanıyorsun, resimlerine bakmak bile bir zevk! Durduğu yerde bile sanat eseri… Diğer yandan bu markalar sadece gitar hastalarını (müzik hastası değil, dikkat!) böyle heyecanlandırıyor. (Onlara da bir şey beğendiremezsin zaten… Sen Gibson aldım, milleti kıskançlıktan çatlatacağım derken adam gelir… "Hıh… Studio bu…" der, hevesini kursağında bırakır.) Öte yandan yapılan araştırmalara göre ülkemizde genç kızların büyük bir bölümü tarafından bütün elektro gitarlar "bas gitar" olarak adlandırılıyor. Barda gitar çalıp kız tavlayacağım diyenler bütçelerinde başka şeylere yer ayırabilirler (mesela deodorant!) Müzik dinleyenler markalarla ilgilenmiyor…
  8. Bırak meraklıları ağaçları, manyetikleri, boyaları tartışsınlar… Japonya'da teknolojik üretimle, Amerika'daki geleneksel üretimi tartışsınlar… Onlar hangi markanın hangi parçaları orijinal Amerikan, Kore'de mi Çin'de mi birleştiriliyor diye fikir alışverişindeyken sen bir köşede gitarını kurcalarsan gerçek rakenrola adım adım ilerlersin…

"Appetite for Destruction" kayıtları sırasında Slash orijinal Gibson kullanmıyordu… Ama "Sweet Child of Mine" riffleri içimizi eritiyor... (Seymour Duncan manyetikleri abiii, demeyin lütfen…). Eric Clapton'ın elinde de bütün gitarlar macun kıvamına geliyordur eminim… Steve Vai'de o sesleri gitarla değil, parmaklarıyla çıkarıyor. At sahibine göre kişniyor… (Arap atı mı? İngiliz atı mı? Arap görünümlü sütçü beygiri mi?)Sen güzel çal en güzel gitarlar öyle ya da böyle seni bulur… Sonra bakarsın yine eline dandik bir gitar almışsın, hepsini bir tarafa atmışsın…

Şahane gitar resimleriyle süslemek isterdim bu yazıyı, pornografiye girecek diye korktum…


 

3.8.10

Modern Sabahlar Devam Ediyor

Bu yazı düşündüğümden çok farklı yerlere gitti. Ama öğretici de oldu... Sonunda bir açıklama yazmam gerekti.
Modern Sabahlar tatile çıkarken espriler şakalar yapacağız diye meseleyi tam anlatamadık. Benim çok havalı olduğunu düşünerek sarfettiğim şu cümle de kafaları iyice karıştırdı:

- Şimdi bir ara vermezsek yakında son vermek zorunda kalacağız...

Mesele esasen kafa dinlemek değil... Programın içeriğiyle ilgili denemeler yapmak. Sabah akşam konuş konuş, hep aynı şeyleri anlatıyormuşuz gibi gelmeye başladı. Yine aynı şeyleri anlatalım ama başka türlü anlatmanın yollarını bulalım dedik...

Ve bu karar doğrultusunda çalışmalara henüz başlamadık...

Şimdilik Eylül ortası görünüyor geri dönüş tarihi... Bir kaç eski şey geri dönecek gibi, bazı yeni numaralar da var. Dur bakalım...

Bu arada sadece ikimizin yapacağı bir televizyon programından da bahsediliyor... Benim de haberim yok. Demek bu ibneler (eşcinsel anlamında değil / birlikte yaşamak ne güzel) benden gizli bir iş çeviriyor... Bu söylentinin çıkışı da aramızda eğlenmek için yaptığımız üçüncüyü dışlama esprisinin yayında yanlış anlaşılması... Ya da bu ibneler gerçekten bir iş çeviriyor, eşcinsel anlamında!

ege - fahir - oktay (radyo odtü yıllığı 1999)


DÜZELTME VE ÖZÜR

Bu yazıda iki yerde geçen ibne kelimesi belli bir rahatsızlık yaratmış bazı okuyucularda… Rahatsızlığın ortaya çıkmasında benim de yazarken rahatsızlık duymamın ve parantez içinde belirtmemin payı olduğuna inanıyorum. Rahatsızlığı ortadan kaldırmanın yolu kelimelerin yerine başka bir şey koymak olabilirdi… Ama özür dileyip, neden özür dilemem gerektiğini de yazmanın daha faydalı olacağını düşündüm. İlk etapta benim gibi “Yahu ben ibne derken eşcinselliği kastetmiyorum ki ne alakası var…” diyenlerin de fikrini değiştirebilir.

Politik doğruculuk, empati yapmak, fikirlere saygılı olmak adına her konuda aşırı hassasiyet göstermenin dünyamızı giderek sıkıcı bir hale getireceğini düşünüyordum… (Bir noktaya kadar hala bu fikrimin arkasındayım. Şiddet ve hakaret içermedikten sonra her şey söylenebilmeli… Ama işte alınganlığın dereceleri, hakaret ve dalga geçme arasındaki kişilere göre değişen sınır… Neyse…) İbne kelimesine de gereksiz bir hassasiyetle yaklaşıldığını düşünüyordum…

Ama Louie’yi izlerken fikrim değişti… Zaten ne varsa komedyenlerde var. Louie memleketimizde pek popüler olmayan yeni bir komedyen dizisi… Bir bölümünde komedyen arkadaşlar bir masada toplanmış poker oynuyorlar. Konu eşcinselliğe geliyor, faggot kelimesi üzerinde duruluyor.

Louie eşcinsel arkadaşına soruyor:

“-Do you think I shouldn't be using that word onstage?

- I think you should use whatever word you want. When you use it onstage, I can see it's funny and I don't care. But are you interested to know what it might mean to gay men?

- Yeah, I am interested.

- Well, the word "faggot" really means a bundle of sticks used for kindling in a fire. Now, in the Middle Ages, when they used to burn people they thought were witches, they used to burn homosexuals, too. And they used to burn the witches at a stake, but they thought the homosexuals were too low and disgusting to be given a stake to be burned on, so they used to just throw them in with the kindling, with the other "faggots."

…(burada espriler şakalar, sonra adam devam ediyor)…

You might want to know that every gay man in America has probably had that word shouted at them when they're being beaten up, sometimes many times, sometimes by a lot of people all at once. So when you say it, it kind of brings that all back up. But, you know, by all means, use it, get your laughs, but, you know, now you know what it means.”

Şöyle bir şey…

-Sence sahnede o kelimeyi kullanmamalı mıyım?

- Bence sahnede istediğin kelimeyi kullanmalısın… (Özet geçiyorum)… Her eşcinsel hayatının bir döneminde insanların saldırısına uğradığında, dövülürken bu kelimeyi defalarca duymuştur… Sonuçta sen bu kelimeyi söylediğinde o anları yeniden yaşatmış oluyorsun… Sen yine esprilerini yap, kahkahaları topla… Ama eşcinsellerin ne hissediyor olacağını bil!

Şimdi burada İngilizce “faggot”la Türkçedeki “ibne”nin aynı şey olmadığını anlatmaya çalışmanın alemi yok…

Ortada hiç amaçlanmayan bir rahatsızlık varsa, özür dilenmesi gerekiyor…

Bir özür de yazının orjinalinde kelimelere dokunmadığım için… Ama olup biten şeyin daha net anlaşılması için öyle kalması gerekiyor bence.