9.4.06

Zerzevat Koçu

İnsan vücudunda ağrıyacak ne kadar çok yer olduğunu yeni farkettim... Kafa, kol, bacak, böbrek... Aklına gelecek iç ve dış bütün organların ağrılarıyla boğuşuyorum! Hastayım, iyileşemiyorum...

Geçen salı portmanto'yu düzeltirken yazlık terliklerim geçti elime. Havaya girip manava terlikle gitmeseydim bu halde olmayacaktım. Daha evden çıktığımda bir hata yaptığımın farkındaydım, ama iki dakikada alacağımı alır dönerim, diye düşündüm (Yanlış düşünce!). Manavla sohbet etmek zorunda kalacağımı bilmem lazımdı.

Esnafla sıcak ilişkiler kurmanın önemini geç sayılabilecek bir dönemde kavradığım için maksadını aşan bir şevkle sarılıyorum bu işe. Genelde sohbetime esnafın bir özelliğini övmekle başlıyorum. Övülecek bir şey yoksa uyduruyorum... Sifonu tamir eden amcaya "Siz meslek hayatınızda kim bilir ne sifonlar görmüşsünüzdür!" demiştim zamanında... Gerçi bu boş laf bir ki ay sonra taharet musluğu için gereken bir kaç contayı beleşe almamı sağladı.

Manavla aramız daha iyi... "Zerzevat Koçu" diyebileceğim bir insan. "Çok lazımsa iki tane al şimdilik, esas domates perşembe gelecek!" diyecek kadar düşünceli. Aramızdaki samimiyet normal zamanlarda (ayakkabı giydiğimde) ayaküstü sohbet kategorisinde renkli olarak değerlendirilebilecek şekilde gerçekleşiyor. Ama insanın ayağında açıklanamayan nedenlerden dolayı terlik varsa (açıklanamayan neden: TAMAMEN MALLIK!)dünyanın en eğlenceli muhabbeti bile işkenceye dönüşüyor. "Ben mal olduğum için terlikle geldim, şimdi de üşüyorum... Eve gitmek istiyorum... Lütfen!" diyemiyorsunuz. Evin ihtiyaçlarını üçe beşe bakmadan tedarik eden adam imajıma halel gelsin istemiyorsan dayanmak zorundasın. Zaten terlikle giderek eleştirilere açık hale gelmişsin, bir de üşüdüğünü söylersen bitersin...

Şıpıdık terliklerimle kıvırcık, salatalık ve domateslerin arasından sıyrılıp kasaya varmak üzereydim ki erikleri gördüm... Erik dediğim de bildiğimiz eriğin çekirdeğinden daha küçük, bezelye görünümlü bir şey... Yanındaki kartonda "ERİK" yazmasa anlamazsın ne olduğunu... "Anam erik çıktı!" diye oraya koşarken terliklerimin çıkardığı sesi umursamıyordum. Yaklaştığımda eriklerin boyunun "İ"nin noktasından daha küçük olduğunu farkettim. Bayağı da pahlıydı meretler... Tek bir taneyi güzel bir yüzüğe monte edip şık davetlerde ilgi odağı olmak mümkündü, tabii pırlantaların arasında erik seçilebilirse...

Manav dönüşlerinde eve sürpriz ürünler getirerek iltifat almayı sevdiğimden bir torba aldım. O an zor bir karar vermem gerekiyordu. Alışverişini tamamlamış bir adam olarak oradan ayrılmalı mıydım? Yoksa, pahalı ürünü alan müşteriye gösterilen ihtimamın keyfini sürmek için biraz daha mı kalmalıydım? Kaldım... (Yanlış düşünce...)

Kasada oturan Hüseyin'e (Zerzevat Koçum) iyice yaklaştım... Terlikli ayaklarımı görüş mesafesinden çıkardığıma emin olduktan sonra Şeftali konusunu açtım. Bugün bütün vücudum şeftali kıvamındaysa o sohbet yüzündendir. "Eee, Şeftali ne zaman çıkar?" diye başlayan o sohbetin ne kadar sürdüğünü bilmiyorum. Diğer müşteriler bundan etkilendiler mi emin değilim... "Erik alan adam şimdi de Şeftali peşinde, vay anam vay!" diyeni duymadım... "Mala bak, terlikle gelmiş..." diyen oldu.

Soğuktan uyuşmuş ayaklarımı sürüye sürüye eve yürürken Bürge'nin erikleri görünce nasıl sevineceğini hayal ediyordum. "Erik mi? Nasıl buldun bu mevsimde?" diye neşeyle boynuma sarılacaktı... Dayanmam gerekiyordu!

Eve geldiğimde poşetleri tezgahın üstüne koyup ayaklarımı ovmaya başladım. Hesaplarıma göre Bürge poşetleri boşaltırken erikleri görüp sevinçten manyak gibi bir şey olacaktı. Olmadı... Önce elmaları gördü. Ayaklarım üşüdüğü için elma seçme işini biraz aceleye getirmiştim... Aşkı için mevsimlere meydan okuyan, terlikli ayaklarıyla zamanın ötesine geçip erikle dönen kahraman iki yamuk elma yüzünden maymuna dönmüştü... Terlikli bir maymuna!

Bütün bunlar olurken vücudumda başka bir macera yaşanıyordu... Vakitsiz giyilen terlikler bağışıklık sistemimin bağışlamayacağı bir hataydı.

Pazar sabahındayız, hala bağışlanmadım... Koca kış boyunca böyle hastalanmamıştım.
Burnumdan oluk oluk pişmanlık akıyor, boğazım fantuş, ağrımayan yerim yok!
Bu arada bütün bunlara sebep olan Şeftali Sohbeti'nin ana fikri: Daha var Şeftaliye...

5 yorum:

Günce dedi ki...

Bu işin altından kalkamıycm demişsin ama çok da güzel kalkmışsın bence:)Gülmekten karnım ağrıdı yazıyı okurken:)Radyonun sayfasında burayı görünce bi bakiyim dedim ne var ne yok diye.İyi ki de bakmışım:)))

Darth Buraky dedi ki...

Pazar sabahı(aslında öğleni de geçtik). Ekşi sözlükte öyle salak salak dolanırken eski dostlara(Ankarayı bu kadar özlermiy mişim ben yahu?) rastladım. Ve buraya kadar uzadı yol. İstanbul malum , sabahları trafik derdinden yayınları dinleyemiyorum netten. Ama gözümde tütüyor. Blog olayı güzel çok güzel. Ayrıca geçmiş olsun.

hustin dedi ki...

geçmiş olsun ege bugünde bekledik gelmedin

Adsız dedi ki...

gecmis olsun :)

kırmızı balon dedi ki...

affedilemez hata:hem çürük elma ile eve dönüyorsun, hem de kış günü (ben evimde bornoz kılıklı bir hırkayla oturuken,geçen günlerin sıcak bahar günleri olduğuna kimse beni inandıramaz!güneşe ne bakıyorsun sen? zaten hep yalancıydı o!) ayağında terlikle dışarı çıkmak suretiyle hasta olup, evdekileri hastabakıcılık mesleğini icra etmek zorunda bırakıyorsun!!! cık cık cıkkk!
üstelik daha var şeftaliye....

not:geçmiş olsun.